Hasan Ürkmez
Müesses nizam nedir:
Bir şey tesis edilmiş (müesses hale gelmiş) ise bunun tam ve kâmil anlamda tahakkuk etmiş bulunduğunu kastetmiş oluruz. Eğer bir şey kamil anlamda tahakkuk ettirilmiş ise belli hukuk kaidelerine de bağlanmıştır. Tahakkuk ettirmek demek, kelime anlamı itibariyle, zaten bir şeyi hukuklandırarak yani o şeyi hakikatine bağlı kaideler bütünü olarak açığa çıkarmak demek. Hukuk kaidelerinin hayatın her alanında karşımıza çıkan meselelere müteallik olduğunu biliyoruz. Yani iktisattan siyasete, sanattan ticarete kadar her alan, bir kaideler bütünü olarak tarif edilebilecek olak hukukla denetleniyor demektir. Hatta cenazelerin bile kaç metrekarelik bir alana defnedileceği kanun ile yani hukuk kullanılarak tespit edildiğini hatırlarsak bir nizamın, sistemin, yönetimin -ne derseniz deyin– hukukla tanzim edildiğini biliriz. Yani hukuk bizim gündelik hayatımızda, ister ferdi isterse içtimai faaliyet alanlarımızda bütün yapıp ettiklerimizi üzerine bina ettirdiğimiz olgudur. Hukuksuzluk dahi hukuka nisbetle tarif edilebilecek bir şeydir. Biz hukuk kaideleri içerisinde yerini bulamayan her eylemimizi «hukuksuzluk» olarak nitelendiririz ve yapanına da bir başka alt hukuk nizamı olan «Ceza Hukuku» kaidelerince hakettiğinin karşılığını veririz. Cezalandırır yahut mükâfatlandırırız. İşte böylece bir hukuk kaideleri bütününe bağlı olarak kurulan her sistem, rejim, düzen müesse nizam olma keyfiyetini elde etmiş olur.
Hukukun bizim için nasıl bir kıymet ifade ettiği sorusunun yanısıra niçin bir kıymet ifade ettiği de cevaplandırılması gereken bir başka sorudur. Aslında insanî faaliyetlerimizin tümünde bir şeyi nasıl yapmak gerektiğini düşünmek onun niçin yapılması gerektiğini de düşünmeyi zorunlu hale getirir.
Bir sistemin «müesses bir nizam» olmayı ifade etmesi onun düzenli olarak işlediği izlenimini verse bile, bunun illâ da böyle olması gerekmez. Her müesses nizam evvelâ –insana uygun olup olmaması itibariyle– doğru ve yanlış, iyi ve kötü, güzel ve çirkin kategorilerinden birine dahil edilebilir. Yani sadece iyi veya güzel veya doğru olabileceği gibi sadece kötü veya çirkin veya yanlış olabilir. Bir müesses nizam sadece iyi ve güzel ama yanlış, kötü ama güzel ve doğru da olabilir.
Her müesses nizam iyiyi, güzeli ve doğruyu hedeflemek zorundadır. Çünkü neticede içinde barındırdığı insanın şu veya bu vesileyle mutluluğunu hedef almak tarih boyunca bütün nizamların vazgeçemedikleri ana düstur olmuş, fakat iyinin, güzelin ve doğrunun tanımları yapılırken yapılan tercihler izafî olmaktan kurtulamadığı için müesses nizamlar birbirlerinden başta isim olarak, sonra kuruluş ve kurumlaşması itibariyle, daha sonra işleyişleri açısından farklılıklar arzetmiştir.
Bu yüzdendir ki, tarih boyunca bir arada yaşama zorunluluğunu his ve idrak etmiş bütün insan toplulukları çeşitli isim ve yapılanmalar etrafında kümelenmiş, bu kümelenişi iyi, güzel ve doğru adına bir kurala bağlamış, yani hukuklandırmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti de bunlardan bir tanesidir.
Mukadder çöküş:
İbn-i Halduna göre her toplum ve düzeni de insanlar gibi doğar, büyür-gelişir ve ölür-yıkılırlar. Bu görüş bugün herkes tarafından bedahat olarak kabul görmüş bir görüştür; tartışmak icabetmez.
Toplumların mukadder çöküşlerinin ana sebebini onların toplum hayatında kendilerine gaye-hedef olarak tespit ettikleri iyi, güzel ve doğru anlayışlarının izafiliklerinde aramak gerekir. İbn-i Haldun toplumların çökeceklerinden haber verirken belki de insanın mutlak anlamda bu üç ilkeye ulaşmayacaklarını ifade etmek istiyordu. Çöküş evvela mukadderdir. Bu kesin...
Fakat bu nasıl olur?
Bunun da farklı biçiimleri olduğunu tarihte müşahede ediyoruz. İnsanlar ya mevcut müesses nizamın işlemez olduğunu anlayıp kurumlarını ve anlayışlarını değiştirerek yeni bir toplum düzenine geçiyorlar veya bunu farkedemeyenler darbelere veya halk ayaklanmalarına müracaat ederek müesses nizamı alt üst edip yerine yenisini ikame etmeye çalışıyorlar. Her iki örneekte de cemiyetler sıkıntılara düçar oluyor elbette. Fakat birinci tür çöküşlerden sonra kurulan yeni nizamlar müesseleşmelerini daha az sıkıntılı olarak atlatırken ikinci tür değişimler daha sert, daha zalım, daha can yakıcı oluyor.
Birinciye örnek islâm toplumlarından ve onların müesses nizamlarını değiştirme biçiminden verilebilir. Bir Fransız devrimi veya Rus devrimi, Avrupa"nın uzun yıllar süren toplumsal değişimini de ikinci tür değişimlere örnek olarak göstermek mümkündür.
Bu anlamda değişim eski müesses nizamı yenisiyle takas etmek anlamına geliyor. Her iki durumda da sözkonusu olan müesses nizamdır. Önce müesse nizam yıkılır yahut yıkılmaya başladığı anlaşılır ve sonra yıkılan yahut yıkılmaya başladığı anlaşılan müesses nizamın yerine yeni bir nizam tesis olunur. Yani mevcut hukuk kaidelerinin yerine yeni ve daha iyi olduğu düşünülen başka kaideler ikame olunur.
Müesses nizamların mukadder çöküşlerinin sıkıntılı olduğundan yukarıda bahsetmiştik. Bu sıkıntılar muhakkaak ki her toplumun tarihî, sosyal, kültürel, iktisadi şartlarına göre de farklılık arzedecektir. Kimi topluluklarda çöküş yalnızca kültürel bir sahada tahakkuk edebilir. Başka topluluklarda örneğin tarihten kopuş yüzünden bir çöküş yaşanması da muhtemeldir. Fakat toplumların yapı taşlarını oluşturan bu parçalar birbirleriyle sıkı ilişki içinde olduklarından çoğu zaman sıkıntının nereden başladığını kestirmek de buna bağlı olarak elbette güçleşmektedir.
Avrupa"da rönesans esas itiibariyle kültürel bir değişim olarak başlamış fakat giderek toplum hayatının bütün katmanlarına sirayet etmiştir. Farklı bir kültür anlayışının ikame ettirilmeye çalışılması, sonuçta siyasal yapılanmanın yanısıra iktisadi yapılanmanın da farklılaşmasına yol açmıştır. Değişim çevrimsel olarak gerçekleşmiş, biri ötekini tetiklemiştir. Öyle ki sonunda değişimin hayatın tümüne sirayet ettiği belli olmuştur.
Avrupa değişimini topyekün bir zihniyet ve hayat telakkisini değiştirme biçiminde gerçekleştirmiştir. Bunun Avrupa"nın şartlarına uygun bir değişim olup olmadığı onların muhasebesini yapmak zorunda oldukları bir iştir.Bu yazının asıl değinmek istediği bizdeki değişmenin nasıl başladığı ve şu anda hangi seyri takip ettiğini belirlemeye çalışmaktır.
Dünyanın en yaşlı ağacı Güney Afrikada bir yerde. Bu ağacın yaşının 3 bin sene falan olduğu söyleniyor. Bu ağaç dikiildiğinden bu yana her gün değişti, gelişti, sertleşti. Yakından bakıldığında ağaç olduğunu anlama imkanınız yok. Hatta içine restoran, kafe, diskolu bir eğlence merkezi bile kurulmuş. Ağaç olduğunu anlamanız için en az 150-200 metre geriye çekilmeniz ve öyle bakmanız icabediyor. Neticede bu ağaç, hâlâ ağaç fakat kesinlikle bundan üçbin sene önceki ağaç değil; hatta bin sene, beşyüz sene elli sene önceki ağaç da değil. Kendini ağaç olmaya fikslemiş, bütün yıkıcı dış etkenlerden ve kemirici iç güvelerden kendini korumuş olmalı ki bu güne kadar gelebilmiş.
Müesses nizamların uzun ömürlü olmalarına bir önrek teşkil etmesi bakımından böyle bir anekdota baş vuruyoruz. Ağaç olma özelliğini yitirmeden ve kendini her türlü iç ve dış yıkıcı tesirlerden koruyan her ağaç aynı ömrü sürdürebilir elbette. Müesses nizamlar da aynı bu ağaç misalinde olduğu gibi kendisinin en önemli hususiyeti olan hukuk nizamını insan-toplum-tabiat-varoluş-varediliş-vareden dinamikleri üzerine inşa ettiği müddetçe hayatta kalma şansını da ele geçirmiş demektir. Roma İmparatorluğunun uzun ömürlü oluşunun altında kurduğu hukuk nizamının doğruluğundan çok onu muhafaza edebilmiş olması sözkonusudur. Aynı şey tarihin en uzun ikinci imparatorluğu olan Osmanlı için de geçerlidir elbette.
Osmanlı hukuk nizamının küçük yaralar ala ala bozulması ve kendini ilk 2. Mahmut zamanında aşikar edişinden yıkılışına kadar geçen süreyi medeniyet kurucu faktörleri açısından incelediğimizde göreceğimiz şey hukuk nizamının çökmesiyle birlikte müesses nizamın da yerini bir başka müesses nizama bırakmış olduğudur.
Türkiye Cumhuriyeti"nin kuruluş serüveninin arkasında yatan şey budur. Öyle bize yıllardır anlatıldığı gibi kötü sultanlar değildir. Nitekim Sultan 2. Abdülhamid Hanı yıllardır Kızıl Sultan olarak niteledikten sonra onun hiç te öyle sanıldığı gibi kötü bir insan olmadığı ortaya çıkmıştır. Aynı şey Sultan Vahidettin için de geçerlidir. Yıllarca vatan haini olarak nitelendirildikten sonra yine onu vatan haini diye niteleyen elitin siyasi kanadı olan CHP"nin eski ve müteveffa lideri tarafından hain olmadığı itiraf edildi.
Osmanlının asıl yıkılış sebebini hukuk nizamının iflâsında aramak gerekmektedir. Tarihin Roma Hukuku da dahil olmak üzere en sağlam hukuk kodifikasyonuna sahip olmasına rağmen koca bir imparatorluğun kısa bir zaman içerisinde çökmesi başka türlü izah edilemez.
Olan olmuştur ve şimdi onun yerini bir başka müesses nizam almıştır. Bizi bu yazıyı kaleme almaya iten asıl sebep mevcut müesses nizamımızın son günlerde yaşadığı büyük handikaptır. Kurulduğundan bu yana hem içinden ve hem de dışından kemirile kemirile, hukuken ve siyaseten belli bir oranda güç kazanmasına rağmen zihnen ve fikren gittikçe küçülen, çünkü müesses nizamı besleyici bir ana fikrinin olmayışı yüzünden artık tahammül gücünün sonuna ulaştığı sinyallerini veren bir müesses nizam var karşımızda.
Kurulduğundan bu yana tam 27 yıl tek parti diktatoryası ile yönetiliş, sonra 10 yıllık kısmî bir rahatlama... Peşinden müesses nizamları düzeltme adına yapılan ve hiç bir sosyal başarı, kültürel getiri, iktisadi atılım vs. sağlayamayan 27 Mayıs darbesi... Peşinden gelen 10 yılda bu darbenin izlerini silmek, bozduklarını düzeltmek için bir çırpınış; peşinden 12 Mart muhtırası, onun peşinden de 12 Eylül... Tam yirmi sekiz yıldır 12 Eylül rejiminin müesses nizamı koruma adına hayatımızda bize ait (bizi ağaç olarak yaşatabilecek) ne kadar unsur varsa hepsini yok edici tesirlerini kaldırmakla uğraşan hükümetlerin yaraya pansuman mesabesindeki tedbirleri almakla uğraşıp durduk. Bu tedbirler bizim esası muhafaza etmek için, sağlıklı düşünmemizi engellemiş ve ömrümüz müesses nizam dediğimiz ağacın hayatını idame ettirmeye çalışmakla geçmiştir.
Bugün, yeniden darbe teşebbüsleriyle gündeme gelen tüm oluşumlar, girişimler ve hukukî, askerî, siyasî müdahalelerin hepsi aslında müesses nizamın büyük bir sıkıntı geçirdiğinin ifadesi olmaktan başka birşey değildir. Politikacıların birbirlerini suçlaması, askerin şöyle veya böyle davranması, hukukçuların almaya çalıştıklar tedbirler... Her ne olursa olsun artık müesses nizamın İbn-i Haldun"un hâlâ geçerli olan kanunu doğrultusunda sonuna geldik de haberimiz mi yok?
Okunma Sayısı : 102