Edebiyat
Karakter boyutu : 8 Punto 10 Punto 12 Punto 14 Punto
Dil Üzerine
08 Aralık 2008 / 03:26
Dil üzerine söz söylemek isteyenlerin genellikle yaptıkları şey daha ziyade dil felsefesine yöneliktir. Dil denen mücerred hadiseden bahsetmek istenildiğinde onu felsefî bir alana çekmekten daha doğal bir eğilim yoktur. Elbette öyle olmalıdır. Ancak dili bir medeniyetin taşıyıcısı olması hasebiyle insanların onunla münasebeti açısından ele alınırsa, yapılan felsefî tartışmaların muhtevasında bir değişiklik yapmadan dilin kullanım alanları üzerinde de konuşmak icab eder. Bu bir bakıma dilin muhafazası, yaygınlaştırılması, muhtevasının doğru bilinmesi ile de alâkalı bir durumdur.
İnsanların dil ile münasebetleri doğdukları günden öldükleri güne kadar sürüyor. Doğar doğmaz kulağımıza fısıldanan ezan bizim dil ile ilk temasımız. Ölürken getirdiğimiz şehadet ise fizik dünyamızdaki son temas. Dil ile temasımız hayatımızın başlangıç ve bitiş sahaları içerisinde hiç kesilmeden devam ediyor.
İnsan nutkiyetinden yani bünyesinde mündemiç söz söyleyebilme kabiliyetinden ötürü «Hayvan-ı Natık» (Konuşan diri, canlı) diye isimlendirilmiş. Natıkıyet insanda var olan bir hususiyet ve bizi sair dirilerden ayıran mümeyyiz vasfımız. Bu vasfımızın ortaya çıkması ise sesleri belli bir düzen içerisinde terkip edip birlikler oluşturmakla mümkün. Bu birliklerin çoğu kendi başlarına, bir kısmı da diğer birliklerin yanında birer anlam ifade ederler. Dil bu birliklerin ve bu birliklerden elde edilen terkiplerden meydana getirdiğimiz düzeneğin ismi. Öyle kolayca düzenek deyip geçilebilecek bir olgu değil bu elbette. İnsan zihnini asırlardan beri meşgul eden, insan topluluklarını kimi zaman karşı karşıya getirip birbirlerini didiklemeye vardıracak boyutlarda gerilmelere yol açan tehlikeli ve o ölçüde önemli bir düzenekle karşıkarşıya olduğumuzun farkına varmak gerekir.
İnsanları ve oluşturdukları toplulukları birbirinden farklı kılan en önemli faktör bana sorarsanız dildir. Evet, sadece dil. Dilde kelimelere yüklenen anlamlar, o anlamlarla edindiğimiz alışkanlıklar, bu alışkanlıklarla elde ettiğimiz yaşam biçimimiz, kültürümüz, ahlâkımız... Kısaca hayatla iligi olarak neyimiz var, neyimiz yoksa hepsinin altında insanoğluna bahşedilen ve adına dil dediğimiz mucize var.
Kimliğimiz, şahsiyetimiz, bir topluluğa ait oluşumuz hep dilimizle anlaşılıyor. O olmasa sanki biz de yokuz. Başkaları karşısındaki üstünlüğümüzü dile borçluyuz. Savaşların bile  söz ile kazanılanı makbul.
İki insan arasındaki iletişimin sağlanmasında en önemli rolü dil üslenir. İki kişinin kendi aralarında anlaşmaları için gerekli olan dil aleti ile sağlanmaya çalışılan bu iletişim esnasında taraşarın karşılıklı olarak birbirlerini anlayacakları bir zemine ihtiyaç vardır. Bu zemin, anlaşılacak meselenin anlaşılması esnasında kullanılan birimlerin —bu birimlere dilbilgisinde kelime deniyor— mahiyetlerinden ibarettir. Yani anlaşmak için kullanılan birimlere yüklenmiş olan manalardan oluşan mahiyetlerin  anlaşılması  gerekir. Bu olmadığı takdirde anlaşabilmek mümkün olmaz.
Esasında bu mesele daha geniş bir platforma taşındığında görülecektir ki, aynı dili konuşan her topluluk hem kendi dillerine bağlı ve hem de kendi dillerinin bağlandığı manalar bütünü etrafında birbirleriyle anlaşırlar. Fertler şahsiyetlerini ve kimliklerini, toplumlar aynı ülkü etrafında bir araya gelebilme şuurlarını dillerini bağladıkları ve dillerinin bağlandığı bu manalarla oluştururlar. Varlığı, varoluşu, kendilerini bilmenin yolunu bu dil coğrafyası üzerinden ararlar ve bulurlar.
Burada tartışılması gereken konu dilin birimleri olan kelimelerin manalarını oluşturan mahiyetlerin o kelimelere nasıl ve niçin yüklendiğinin bilinmesidir. Bu ise olayı medeniyetler ve dünya görüşleri boyutunda ele almayı gerekli kılar. Bu durumda kâinatı nasıl algıladığımız, onu zihnimizde nasıl canlandırdığımız, zihnimizde canlandırdığımız şeyi dışarıya hangi ses, söz ve anlam bütünlüğü içinde yansıttığımız önemlidir. Bu dil denen vasıta ile olurken dil denen vasıta da bu algılayışa, bu algılayışın getirdiği idrake bağlı olarak şekillenir ve kökleşir. Ferdin tek başına bu süreci değiştirme iktidarı yok gibidir. Onun yapabileceği bu sürecin sağlıklı olarak işleyebilmesine yardımcı olmaktır ki, bu da öyle küçümsenecek bir hadise değildir.
Dil-dünya görüşü-medeniyet-insan... Bu mefhumlar arasındaki bütün kombinasyonlar manalıdır ve hangisinin hangisinden önce geldiğini belirlemek zordur.
Eğer dilin dünya görüşünü ifade etmenin bir aleti olduğunu ve yine dil denen aynı olgu ile biz dünya görüşümüzü oluşturduğumuzu söylüyorsak, bu, dilin ne derece ehemmiyetli olduğunu bir kez daha ortaya koyar. Bu açıdan dil insanın vazgeçemeyeceği en önemli aletidir. Dili atlayarak yapabileceğimiz bir şey yoktur.
Bu noktada karşımıza yeni bir sorun çıkar: Dünyada tek bir dil yoktur. Tek dil olmadığı gibi tek bir dünya görüşü de yoktur. İnsanı tek bir dünya görüşü ortaya çıkaracak tek bir zihin faaliyetine mahkum edemeyeceğimize göre hangi dil  bir dünya görüşünü en iyi ifade edebilir. Veya bir dünya görüşü en iyi hangi dille kurulur sorularını da sormamız gerekecektir.
Netice itibariyle insanın çabası hakikatle arasındaki münasebeti kurmak, onu anlamak ve hakikatin kendisine telkin ettiği şekilde yaşamak olduğuna göre bütün çabalarımızın hasbel kader sahip olduğumuz dilin verilerinden yola çıkarak hakikati aramak olduğunu bilmek lâzımdır.
Hakikati ararken kullanacağımız dil «anadil» olacağına göre herkesin kendi «ana dilim» dediği diline sıkı sıkıya sarılma zarureti kendiliğinden ortaya çıkmıyor mu?
Başkalarının anadilleriyle bulunacak her hakikat başkalarının hakikati olacaktır.
Okunma Sayısı : 93
Yorum Sayısı : 0