Türkiye’nin AB’ye Üyelik Süreci ve Dengelenen İlişkiler
Avrupa Birliği üyeliği bağlamında 8 Kasım 2000 tarihinde açıklanan Katılım Ortaklığı Belgesi Türkiye’nin, 1993 tarihli Kopenhag kriterlerine ve 3 Ekim 2005 tarihli müzakere çerçevesi şartlarına uyumu için bir takım öncelikleri içeriyordu. AB’ye üyelik sürecinde Türkiye’nin, kısa ve uzun vadede 19’u siyasi olmak üzere toplam 113 yapısal, ekonomik ve sosyal politika değişiklik yapması öngörülmekteydi. Söz konusu değişiklerin büyük bölümünü gerçekleştiren Türkiye, iç ve dış politikasında AB standartlarına uyma durumundadır. Bu bağlamda ekonomik ve siyasi istikrarı yakalayan ve AB ile bütünleşerek konumunu sağlamlaştıran bir Türkiye’nin dış politikada ABD’ye bağımlı olmaktan kurtulma imkânı doğmuştur. AB süreciyle Türkiye, ABD hegemonyasında yavaş yavaş çıkarak AB eksenine kaymaktadır. Türkiye’nin dış politikasındaki bu eksen kayması İsrail’le ilişkilerini de etkilemiştir. Her şeyin üstünde tuttuğu ulusal çıkarları, ABD ve İsrail’in menfaatleriyle çeliştiği durumlarda bu ikiliye direnç gösterebilmiştir.
Türk dış politikasının belirlenmesinde hariciyeci bürokratlar içinde farklı eğilimler söz konusudur. Türk dış politikasının genel istikameti hakkında altı temel ekolden bahsedebiliriz:
Avrupacılar: Türkiye’nin iç ve dış politikasını AB üyeliğinin şartlarıyla ve başta Fransa-Almanya olmak üzere Amerika’yı dengelemeyi arzulayan ülkelerle uyumlu davranmanın gerektiğini düşünen, AB’nin talep ve şartlarının Türkiye için yararlı ve gerekli olduğunu savunanlar.
Amerikancılar: Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin düşük ihtimal olduğunu ve çıkarlarının aslında ABD ile işbirliğinde yattığını düşünenler.
Batıcılar: Türkiye’nin hem Avrupa, hem de ABD ile yakın ilişkiler içinde olmasını savunanlar. Bu ülkelerle yaşanacak sorunların Türkiye’nin Batılı karakterini tehlikeye sokacağında çekinenler; bu ikisi arasında tercih yapmanın gerekli olmadığını savunanlar.
Batı-septikler: Türkiye’nin siyasî anlamda yönünün Batı’ya dönük olmasıyla birlikte, dış politikasında Batı’dan gelen her istek ve zorlamaya boyun eğmemesini ve gerektiğinde direnmesini savunanlar.
Avrasyacılar: Batı ülkelerine mesafeli ve şüpheyle bakan ve Türkiye’nin Rusya, Orta Asya, Kafkasya, Çin, İran ve İslam ülkeleri gibi ülkelerle yakınlaşmasını isteyen ve bunu Batı’nın alternatifi görenler.
Dengeciler: Türk dış politikasının bu opsiyonların –değişik derecelerde olsa da- tamamını ya da çoğunu aynı anda götürebileceğini ve aslında bunlar arasında önemli bir çelişki olmadığını, Türkiye’nin hem Avrupalı hem ABD ile yakın ilişkilerini koruyan ve hatta geliştiren, hem Müslüman hem de Rusya, İran ve Çin gibi ülkelerle sağlıklı ilişkiler kurabileceğini düşünenler.
Bir kısmı henüz ekol denemeyecek kadar yeni, muğlâk ya da düzensiz olan bu gruplar içinde son dönemde AB yanlılarının, hem sayı hem de etkinlik açısından öne çıktıklarını söylemek mümkündür. Önümüzdeki dönemde bu grubun, Türk dış politikası üzerindeki etkinliğini daha da artacağı düşünülüyor. Recep Tayip Erdoğan liderliğindeki Ak Parti’nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidar olmasıyla Türkiye dışişlerinde Avrupacıların ağırlığı daha bir hissedilmiştir. Bununla birlikte Ak Parti’nin dış politikasında Avrupacılar tek başına söz sahip değillerdir. Kendini muhafazakâr demokrat olarak niteleyen Erdoğan hükümetinin dış politikasına şekil verenler içinde Avrasyacı ve Dengecilerin rolü oldukça önemlidir.
Ak Parti hükümetinin dış politikası, büyük ölçüde Türkiye’nin bölgesel güç ve merkez ülke olduğu düşüncesine dayanmaktadır. Bölgede ve hatta dünyada Osmanlı misyonunu yeniden canlandırmayı hedefleyen Ak Partili hariciyeciler, bu amaçla Arap ve İslam ülkeleriyle iyi ilişkiler kurmaya özen gösteriyorlar. Tek kutuplu dünya düzeninde ABD’ye kafa tutmanın pek mümkün olmadığını gören dışişleri bürokratları, ABD ile irtibatı koparmadan ama ona da mahkûm olmadan çok yönlü bir diplomasi geliştirmeye çalışıyorlar. ABD ve AB’nin yanı sıra; Çin, Rusya ve Hindistan’la temas kuruyorlar. Bir yandan İsrail’le stratejik ilişkiler devam ederken öbür taraftan İran, Suriye ve Filistin’le samimi diyaloglar geliştiriyorlar. Afrika ve Uzakdoğu ülkelerine kadar etki alanını genişletmeye çalışan Türkiye küresel güç olma ideali doğrultusunda icraatlarda bulunuyor. Elinde bulunan önemli koz ve imkânlardan yararlanarak dünya siyasetinde özellikle de bölgesel meselelerde söz sahibi olmak istiyor. Türkiye, bölgede etkin olabilmek ve taraflar nezdinde kabul görebilmek için öteden beri dengeli ve ikili politikalar doğrultusunda hareket etmiştir. Filistin meselesi gibi müzmin sorunların çözümünde hakem ve arabulucu olma isteğini müteaddit defa dile getirmiş ancak İsrail tarafından kabul görmemiştir.
İsrail’in Kuzey Irak’taki Faaliyetleri Nedeniyle Yaşanan Gerginlik
Türkiye’nin hızla ilerlediği AB üyeliği süreci ve Ak Parti kadrolarının yeni dış politika perspektifi, Türkiye-İsrail stratejik ittifakını önemli ölçüde sarsmıştır. ABD’nin Türkiye üzerinden Irak’a saldırmasına izin veren tezkerenin 1 Mart 2003’te TBBM’de ret edilmesiyle gerilen Türkiye-ABD ilişkileri bu süreci hızlandırmıştır. Irak işgali sonrası Türkiye’nin Kuzey Irak’taki kırmızıçizgilerinin tek tek çiğnenmesi ve özellikle İsrail’in bölgede aktif faaliyetleri Türkiye’yi oldukça rahatsız etmiştir. İsrail’in öteden beri gelen Kürt ilgisi ve Kürt gruplarla sıcak ilişkileri Türkiye’yi oldum olası rahatsız etmiştir. İsrail istihbaratının Irak Kürdistan’ındaki hummalı çalışmaları, Kürt peşmergelere askeri eğitim vermesi, çok hassas olduğu bu noktalarda Türkiye’yi tedirgin etmiştir. İsrail'in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi, İsrail'in Irak'ta Türkiye'yi kızdıracak hiçbir faaliyet içinde olmadığını, Kürt peşmergelere istihbarat ve sabotaj eğitimi vermediğini haber televizyonlarının canlı yayınlarında deklere etmesi, Ankara'yı tatmin etmemiştir.
Türkiye devleti, Irak’ı bölmeyi amaçlayan İsrail’in bölge üzerindeki hesapları ile kendi ulusal çıkarlarının çeliştiğini görmüştür. Irak’taki İsrail varlığından endişe duyan Türkiye İsrail’i uyarmış, iç kamuoyunda da İsrail’e yönelik tepkiler yükselmiştir. Kuzey Irak’ta Türk subaylarının başına ABD askerlerince çuval geçirilmesi bardağı taşıran son damla olmuş; adeta onuru çiğnenen Türkiye’nin ABD ve İsrail’le ilişkileri daha önce hiç olmadığı kadar gerilmiştir. Türkiye ABD ve İsrail’e karşı rahatsızlığını çeşitli şekillerde dışa vurmuştur. Şeyh Ahmed Yasin’in İsrail saldırısı sonucu şehid edilmesinin ardından Başbakan Erdoğan, İsrail’i devlet terörü işlemekle suçlamış; Türkiye’yi ziyaret etmek isteyen Şaron’u ret etmemiş, Türkiye’ye gelen İsrail Başbakan Yardımcısı Ehud Olmert’a randevu vermemiştir.
Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın bu tavrını, dışişleri bürokrasisinden ve ordudan bağımsız geliştirdiğini düşünmek mümkün değildir. Türk ordusunun iç ve dış politikadaki ağırlığı herkes tarafından bilinmektedir. Özellikle İsrail’le geliştirilen ilişkilerde ordunun oynadığı kilit rol ortadadır. Birçok siyasi yorumcu, Ak Parti hükümetinin İsrail’e yönelik çıkışlarının, başta ordu olmak üzere dış işleri bürokrasisinin bilgisi dâhilinde ve belli bir strateji doğrultusunda gerçekleştiğine inanmaktadır. İsrail’e verilen M–60 tanklarının modernizasyonu ihalesinin Mayıs 2004’te iptali ile kuvvet komutanlarının mutat olarak katıldığı İsrail’in ulusal günü dolayısıyla düzenlenen resepsiyona sadece bir tümgeneralin katılması ordunun İsrail politikalarından duyduğu rahatsızlığı göstermeye yeter.
Erdoğan’ın ABD Gezisi Öncesi İsrail’le İlişkilerin Düzeltilmesi
1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesi, ardından Türkiye’nin Suriye ve İran’la ilişkilerini dostluğa varacak düzeye çıkarması, Irak’a komşu ülkeleri bir araya toplayarak Ortadoğu’da inisiyatif kullanmaya çalışması, Şaron’u kabul etmeyerek devlet terörü uygulamakla suçladığı İsrail’e karşı açık tavır alması gibi nedenlerden dolayı Amerikan yönetimi Türkiye’ye oldukça öfkeliydi. Bu öfke zaman zaman açıkça dillendiriliyor bazen de gösterilen çeşitli tepkilerde ifadesini buluyordu. ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a girmesinin 1 Mart’ta engellenmesi üzerini Amerikan Kongresi 5 Mart’ta Türkiye ile imzalanan QIZ (Nitelikli Sanayi Bölgeleri) anlaşmasını iptal etmiş, Türkiye’ye vaat edilen 1 milyar dolarlık nakdi yardım askıya alınmıştı. Irak’ta beklemediği direnişle karşılaşan ve ağır zayiatlar veren ABD’nin Türkiye’ye olan öfkesi bir kat daha artmıştır. Direnişin güçlenmesini 1 Mart tezkeresinin reddine bağlayan ABD’li yetkililer, adeta Türkiye’yi cezalandırmak için Süleymaniye’de Türk subayların başına çuval geçirmiştir. Bu olay Türk basınında 1 Mart tezkeresinin rövanşı olarak nitelendirilmiştir.
Bush yönetiminin sert tepkisiyle karşılaşan Türkiye, ABD ile gerginliği daha fazla sürdürmek istememiş, Dışişleri Bakanlığı'nın 1 Eylül 2004 tarihli tebliği ile 7 liman ve 6 havaalanın lojistik destek sağlamak amacıyla ABD’nin kullanımına tahsis edilmiştir. TBMM’nin onayı alınmadan hükümetin böyle bir uygulamaya karar vermesi, muhalefet tarafından anayasa ihlal edildiği gerekçesiyle eleştirilmiştir. Hükümetin bu uygulaması, 1 Mart tezkeresinin hükümete rağmen TBMM tarafından reddedildiği yönündeki iddiaları desteklemiştir.
ABD’deki Yahudi lobisinin Türkiye aleyhine dönmesinden, Rum ve Ermeni lobilerinin de ağırlıklarını artırmasından çekinen Türkiye Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, ilişkileri düzeltmek amacıyla ABD’yi ziyaret etmek istemiş, ancak uzun bir süre Bush’tan randevu alamamıştı. Erdoğan’a Amerika’ya ancak İsrail kapısından girebileceği yönünde telkinlerde bulunulmuştur. Erdoğan, İsrail’le ilişkileri yumuşatmak ve Bush’tan görüşme vizesi almak için İsrail’e gitmeyi planladı. Kendi ziyaretine zemin oluşturmak için de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü önden gönderdi. Başbakan Erdoğan’ın İsrail’e yapacağı resmî ziyaret öncesi 183 milyon dolar bütçeli insansız hava aracı projesinde İsrail’in Heron uçakları tercih edildi. 1 Mart 2005 tarihinde Recep Tayip Erdoğan, görüşmeyi reddettiği Şaron’un ayağına gitti. İç kamuoyundan yükselen tepkileri bastırmaya yönelik bu ziyaretin Filistin yararına gerçekleştiği öne sürüldü. Erdoğan İsrail ziyaretinden kısa bir süre sonra 8 Haziran 2005 tarihinde Amerika ziyaretini gerçekleştirdi.
Başbakan Erdoğan’ın İsrail ziyaretinde Şaron ile Erdoğan arasında kırmızı telefon hattı kuruldu ve önemli ikili anlaşmalara imza atıldı. Çoğu askeri ve ekonomik irili-ufaklı 60’a yakın anlaşmanın altına imza kondu. Söz konusu anlaşmaların mali tutarının 1 milyar doları aştığı ifade edildi. Bu anlaşmaların en önemlisi hiç kuşkusuz iki ülke arasında bakanlar düzeyinde imzalanan Sanayi Araştırma ve Geliştirme anlaşmasıydı. Yaşanan tüm olumsuzluklara ve gerginliklere rağmen aslında Türkiye-İsrail ilişkileri Ak Parti hükümeti döneminde ilerleyerek devam etmiştir. İki binli yılların başında iki ülke arasındaki ticaret hacmi bir milyar dolar civarındayken, Ak Parti hükümeti döneminde iki milyar doları aşmıştır. Bu rakama savunma sanayi işbirliği kapsamında yapılan askeri harcamalar dâhil değildir. Türkiye'de iş yapan İsrailli firma sayısı 2 bin 500'ü bulması ve her yıl 300 bini aşkın İsrailli turistin Türkiye'ye geliyor olması ilişkilerin hangi noktada geldiğinin bir göstergesidir.
Halid Meşal’in Ankara Ziyareti
Filistin’de yapılan parlamento seçimlerinde sürpriz bir başarı elde eden Filistin İslami Direniş Hareketi Hamas’ın ülke dışındaki lideri Halid Meşal’in, Türkiye’yi ziyaret etmesi nedeniyle bir bardak suda fırtına koparıldı. Abartılı tepkiler verildi, uçuk komplo teorileri üretildi ve felaket senaryoları yazıldı. Aslında bu önemli ziyaret, Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek veya Türk dış politikasında dönüm noktası sayılacak nitelikte bir gelişme değildi. Ancak gösterilen tepkiler, ziyarete böylesine kritik bir anlam yüklenmesinden kaynaklanmaktaydı. Halid Meşal’in Türkiye ziyareti, kuşkusuz İsrail ve ABD’nin bilgisi dâhilinde gerçekleşmiştir. İsrail’in duygusal ve kendi mantık örgüsü içinde anlaşılır tepkilerini bir yana bırakacak olursak, ABD’nin ihtiyatlı ama kesinlikle olumlayıcı tavrı, bu ziyaretin kontrollü yapıldığının bir işaretiydi. Geniş açıdan bakılınca Halid Meşsal’in Ankara gezisi, aslında tüm tarafların yararına olmuştur denebilir.
Türkiye, bölgesel güç olma ve şahsiyetli dış politika yürütme stratejisi doğrultusunda Ortadoğu’da inisiyatifi ele geçirme dürtüsüyle hareket etmiş, nitekim Rusya’dan atik davranarak bu misyonu kısmen de olsa başarmıştır. Ayrıca İslam dünyasında yıpranan prestijini tekrar düzeltme imkânı yakalamıştır. ABD nazarında Türkiye’nin bu girişimi, Ortadoğu dörtlüsünde (Quarter) yer alan Rusya’nın etkinliğinin kırılması açısından yerinde bir davranış olsa gerek. Ayrıca Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında ABD’nin Türkiye’ye yüklediği misyon ve yine Türkiye’nin İsrail’le İslam ülkeleri arasında üstendiği arabuluculuk rolü açısından bakıldığında bu girişim, daha iyi anlamlandırılabilinir.
Hiç kuşkusuz bu ziyaret, Hamas ve Filistin açısından çok daha derin anlamlar içermektedir. Her şeyden önce Hamaslı yetkililerin Arap ülkeleri dışında gerçekleştirdikleri ilk dış ziyaret olması açısından önem arz ediyor. Türkiye’nin NATO üyesi, İsrail-ABD müttefiki ve AB’ye aday ülke olması gibi etkenler de eklenince bu önem daha bir artmaktadır. Bölgede İsrail’i dengeleyen tek ülke olarak görülen Türkiye ile diplomatik temasta bulunması Hamas’ın elini güçlendirmiştir. Aynı zamanda terör örgütü olarak yaftalanan Hamas’ın uluslararası diplomaside meşruiyet kazanmasına yardımcı olmuştur.
İsrail’in Filistin konusunda Türkiye’yi arabulucu olarak görmek istemediği bilinen bir gerçektir. Türkiye gibi güçlü bir ülkenin Filistin sorununda aktif rol alması İsrail’in çıkarlarına uygun düşmemektedir. İsrail daha ziyade Mısır ve Ürdün gibi Arap ülkelerinin üzerinden politika yürütmek istemektedir. ABD’ye ziyadesiyle bağımlı olan söz konusu ülkelerin pasif arabuluculuğu İsrail’in işini kolaylaştırmaktadır. Filistin sorununda aktif rol oynama bağlamda Türkiye’nin Halid Meşail’e ev sahipliği yapması İsrail’i rahatsız etmiştir. Bununla birlikte söz konusu ziyaret, iki ülke arasında kriz yaratacak niteliğe sahip değildir. Zayıf ta olsa Türkiye’nin kardeş nasihatiyle Hamas’ı silahlı mücadeleden vazgeçirip, siyasi arenaya çekmesisi ihtimali bile İsrail’i memnun etmeye yetecektir. Sonuç itibariyle bu ziyaretin taşıdığı sembolik önem, Halid Meşal’in nasıl geldiği, kimin davet ettiği, nasıl karşılandığı, Başbakan’la görüştürülmediği ve ne tür mesajlar verildiği gibi tüm tali tartışmaları gölgede bırakacak niteliktedir.
Türkiye-İsrail İlişkilerinin Muhtevası
Türk dış politikasının belirlenmesinde Türkiye’nin milli meseleleri ve tehdit algılamaları belirleyici rol oynamaktadır. Kıbrıs meselesi, Ermeni sorunu ve AB üyeliği Türkiye’nin en önemli milli meselelerini oluşturmaktadır. Soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidi ve Ege’de Yunan tahdidi uzun yıllar Türk dış politikasında belirleyici olmuştur. Tüm bunlara ilaveten ayrılıkçı Kürt grupları ile İslami radikalizmi de eklemek yerinde olur. Dönem dönem Türk dış politikasında yaşanan eksen kaymaları büyük ölçüde bu sorunlarla ilintilidir. Türkiye’nin milli meseleler ve tehdit algılamaları, Türkiye-İsrail ilişkilerine de damgasını vurmuştur. Bu bağlamda Türkiye’nin İsrail’le yakınlaştığı veya arasına mesafe koyduğu dönemlerde söz konusu etkenlerden en az biri mutlaka tesir etmiştir.
Türk dış politikasının iktidara gelen hükümetlerce değil, devletin stratejik kurumlarınca belirlendiği gerçeğini unutmamak gerekir. Hükümetler genelde dışişleri bürokratları tarafından hazırlanan programlar dâhilinde icraatta bulunurlar. Politikalar ordu, dışişleri bürokratları ve hükümet yetkilileri tarafından ortaklaşa belirlenir. Hiçbir hükümet, ordunun ve dışişleri bürokratlarının olurunu almadan politika değişikliğine gidemez. Tek tek olaylar değil de, genel olarak Türkiye’nin İsrail’e yakınlaştığı veya uzaklaştığı dönemlerde güdülen politikalara bakıldığında bunların, hükümetlerin icraatları olmaktan daha ziyade birer devlet politikası olarak ifa edildiği görülür.
Ak Parti hükümetinin, İsrail’e karşı takındığı sert tavırları ve yine İsrail’le geliştirdiği yakın ilişkileri Türkiye’nin bu gerçekliğinden bağımsız ele almak yanıltıcı olur. Hiç şüphesiz hükümet yetkililerinin bireysel kanaatleri vardır ve yer yer bu kanaatler doğrultusunda şahsi inisiyatif kullanmaları vakidir. Ancak bu ‘fevri ve duygusal’ çıkışlar Türk dış politikasını belirlemekten ve ona yön vermekten uzaktır. Maalesef bu tür çıkışların neticesinde hep geri adımlar atılmıştır. Bu bağlamda İsrail’in Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi’nin Türkiye-İsrail ilişkilerinde yaşanan gerginlikle ilgili yaptığı yorum kayda değerdir. Avivi, Ak Parti hükümetiyle yaşanan gerginliği aile içi bir tartışma olarak değerlendirmiş ve Türk-İsrail ilişkilerinin en iyi dönemini yaşadığını belirtmiştir.
Uzmanlar, Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkinin stratejik ittifak olup olmadığı konusunda ihtilaf halindedirler. Stratejik ittifak: İttifak üyesi bir ülkenin saldırıya uğraması durumunda diğer ittifaka dâhil olan diğer ülkelerin ona askeri yardım sağlamasının resmi ve karşılıklı taahhüdü olarak tanımlanabilir. İki ülkenin yetkilileri de Askeri Eğitim ve İşbirliği Anlaşması'nın bir askeri pakt olmadığını ve herhangi bir üçüncü ülkeye karşı yapılmadığı vurgulamışlardır. Uzmanlar, iki ülke arasındaki anlaşmalara bakıldığında ittifakların temel unsurlarından 'casus foederis' açısından stratejik ittifak olarak nitelendirmenin mümkün gözükmediğini; bu noktada 'yetkeci ittifak' (Authoritative Alliance) tanımının iki ülke arasındaki işbirliğinin tanımlanmasına uygun düşeceği kanaatini ifade ediyorlar. 'Yetkeci ittifakların' önemli özelliklerinden birisi diğer ittifak algılamalarına göre üyeleri arasındaki tehdit algılaması boyutunun daha esnek bir yapıya sahip olması diğeri ise ittifak üyesi ülkelerin değişen tehdit ortamına göre ittifakın yapısını yenileyebilmesi ve bu sayede kalıcılığını artırabilmesidir. Her ne kadar iki ülke arasında 'casus foederis' unsuru belirsizliğini korusa da iki ülkenin temel bölgesel konularda görüş birliği içinde olması ve derin ekonomik, siyasi ve kültürel ilişkileri, aralarındaki ilişkinin bir 'stratejik işbirliği' olarak tanımlanabilmesine olanak sağlamaktadır. İsrail'in yeni güvenlik algılamalarında 'ufuk ötesi tehditler' olarak belirttiği uzun menzilli füze ve kitle imha silahları tehdidi, Türkiye'nin de güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır.
Fırsatlar ve Tehditler
1990’lı yıllarda Türkiye ve İsrail’in tehdit algılamalarından biri kimyasal ve biyolojik kitle imha silahları taşıyabilen uzun menzilli füzelerdir. Bu tür füzeler savaş alanını genişletmekte, ayrıca etkileri de uzun süreli ve büyük çapta olmaktadır. İkinci tehdit ise, terörle birlikte uyuşturucu, silah ve nükleer madde kaçakçılığıdır. Körfez Savaşı sırasında İsrail’in Irak’ın füze saldırılarına karşı açık hale gelmesi İran’ın nükleer programı sürdürmesi ve Rusya’nın İran’a balistik füze teknolojisine ilişkin teknik bilgi aktarımı gibi gelişmeler İsrail için ‘ufuk ötesi tehdit’i ortaya koymuştur. Terör ise İsrail için ulusal güvenlik sorunu haline gelmiştir. Türkiye de 1990’lı yılların başında tehlikeyi güneyden yani Suriye, İran ve Irak’tan beklemekteydi. Körfez Savaşı sonrası Kuzey Irak’ta ortaya çıkan otorite boşluğu ve PKK’nın burada üslenmesi Türkiye’nin endişelerini artırmıştır. Aynı dönemde Suriye ile ciddi bir krize girilmiştir ve Türkiye, Suriye’nin PKK’yı desteklediğini iddia etmiştir. Burada, İsrail ve Türkiye’nin kaygılarının aynı olmamakla birlikte örtüştüğünü söyleyebiliriz. Tüm bu gelişmeler iki ülke arasındaki ilişkilerin ilerlemesine ortam hazırlamıştır. Alan Makovski’ye göre Türkiye açısından ittifakın birinci derecede amacı Suriye ve PKK iken, İsrail açısından hava sahasından yararlanma ve İran’dır.
Bölgede kendini yalnız hisseden İsrail, Türkiye’yle askeri işbirliğine giderek stratejik üstünlüğünü arttırma imkânı sağlamaktadır. İsrail için potansiyel bir Pazar olan Türkiye, ayrıca İsrail’in Kafkasya ve Orta Asya’ya açılımına da katkı sunabilir. Ayrıca İsrail, Türkiye’nin İslam ülkeleri ile arasında bir köprü görevi üstlenebileceğini ve Arap boykotunu kırmaya yardımcı olabileceğini düşünüyordur. Bölgede daha bir sertleşen İsrail, buna karşı doğabilecek tepkileri de Türkiye ittifakıyla caydırmayı düşündü. Araplarla ve Filistinlilerle pazarlıklarında da bu ittifakı koz olarak kullandı. 1998 Ekim ayında arkasına İsrail desteğini alan Türkiye ise, Suriye’ye karşı iyice sertleşti ve sonunda Abdullah Öcalan Suriye’den çıkarıldı. Şubat 1999’da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla İsrail’in PKK’yla teması oldu. Bunun nedeni, PKK’nın Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinde rolü olduğu gerekçesiyle İsrail’in Berlin büyükelçiliğine saldırmasıdır. İsrail bunun karşısında Kürt’lerle bir kavgasının olmadığını belirtti. İsrail-PKK diyalogu, Türkiye’nin İsrail’i sert dille uyarmasına neden oldu. İsrail ise Kürtlerle düşmanca bir ilişki içine girmemek için bunu yaptığını söyleyerek kendini savundu.
Ortadoğu'nun nüfus, askeri güç ve ekonomik kapasite yönüyle önemli ülkelerini başında gelen Türkiye ve İsrail arasındaki stratejik işbirliği, hem Türkiye'nin hem de İsrail'in bölgedeki konumları sağlamlaştırmış, caydırıcılık güçlerini artırmıştır. İki ülke ABD'nin de katıldığı deniz ve hava tatbikatları aynı zamanda ikili olarak gerçekleştirilen ve reel savaş taktiklerini denedikleri tatbikatlar sonucu ortak harekât kabiliyeti kazanmıştır. Her yıl en az iki kez düzenledikleri stratejik diyalog toplantıları ile bölgedeki gelişmeler ile ilgili ortak görüş alışverişinde bulunarak iki ülke arasında ortak bir anlayış birliği oluşturmuşlardır.
Açıktır ki Türkiye-İsrail arasındaki işbirliği yalnız bir tek tehdit algılamasından doğmuş değildir. Bu nedenle iki ülke çevrelerindeki değişime uygun olarak tehdit algılamalarında revizyona gidebilmekte ve bunları uyumlaştırabilmektedirler. Aralarındaki bazı görüş farklılıklarını örtüşen tehdit algılamaları arasında eritebilmekte ve bu konuların aralarında sorun yaratmasına izin vermemektedirler. İsrail'in Kürt ve Ermeni konularında, Türkiye'nin de Filistin sorunu üzerindeki tutumu bu noktada anlamlıdır. İki ülke de bu sorunların aralarındaki işbirliğini etkilemesini mümkün olduğunca önlemeye çalışmaktadır. Özellikle el-Aksa İntifadası’nın Ekim 2000'de başlaması birçok uzmanın belirttiği gibi Türkiye-İsrail ilişkisine olumsuz yansımaları olabileceği öngörüsünü yanlışlaması açısından önemlidir. İntifadanın şiddetini her geçen gün artırdığı günlerde dahi iki ülke aralarındaki stratejik işbirliğini bu konudan ayrı tutulmuştur. Yine Türkiye, Suriye ve İran ile ilişkilerini normalleştirirken bu normalleşmenin stratejik işbirliğinde herhangi bir duraklamaya veya olumsuz gidişe sebep olmasını da istememiştir. Türkiye bu dönemde Ortadoğu politikalarında daha önce olmadığı kadar güçlü ve etkin bir aktör konumuna yükselmiştir. Stratejik işbirliği Türkiye ve İsrail'in kuşatılmışlık hislerine son vermiştir.
KAYNAKLAR:
1. Alptekin Dursunoğlu, Stratejik İttifak: Türkiye İsrail İlişkilerinin Öyküsü, Anka Yayınları, İstanbul 2000
2. Eser Çengel, Soğuk Savaş Dönemi Sonrası Türkiye-İsrail İlişkileri, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler, Ankara 2001
3. S. S. Osman Yassıkaya, Türkiye - İsrail Stratejik İşbirliğinin Sınırları, Yıldız Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü, İstanbul 2003
4. Erhan Başyurt-Ufuk Şanlı, Türk-İsrail 'gizli ittifakı' 1958'de kurulmuş, Aksiyon Dergisi, Temmuz 2005
5. Şanlı Bahadır Koç, 11 Eylül’den Sonra Türk-Amerikan İlişkileri, www.turksam.org
6. Nilüfer Akkoyunlu, Türkiye İran Ortadoğu İlişkileri, Kocaeli Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Kulübü,www.sks.kou.edu.tr
7. Lütfü Daloğlu, Filistin Sorunu, www.geocities.com
* Mustafa Eğilli: Araştırmacı -Yazar
Makalenin ilk bölümünü okumak için tıklayın:
| Alış | Satış | |
| Euro | 2.0052 | 2.0149 |
| Dolar | 1.5858 | 1.5934 |
| Sterlin | 2.3896 | 2.4021 |


















