Topal serçe...
Öğlen öncesi... Kuşluk vakti...
Boğaz kıyıları tenha.
Denizle oynaşan bir çay bahçesine giriyorum. Bahçede pek kimsecikler yok. Kendime su, çay ve tost söylüyorum.
Temmuz ertesinde... Ağustos'un beklenen randevuya geldiği gün bugün...
Ama ışıl ışıl bir güneşten eser yok.
Gözlerinin içi gülerek konuşan bir Boğaz'dan da...
Hatta deniz hafif dalgalı, usul bir hırçınlık içinde. Garipsiyorum...
***
Hani...
Bazı sabahlar insan gergin kalkar da, sebebini bilemez ya...
Boğaz bu Ağustos'un ilk sabahında öyle...
Kırık mı?
Sinirli mi?
Hırçın mı?
Belli değil ama sanki sessiz ve sürekli bir söylenme halinde...
***
Bu sabah...
Doğanın bu gizli garipliğine kulak kabartsam mı yoksa onu kendi haline mi bıraksam, tereddütte kalıyorum.
Sanıyorum 'Dünya Güneş'e tutulduğu' için gergin, hırçın ve sinirli...
Boğaz'ın bu halini kabullenip, çay bahçesinin doğal müdavimlerine dalıyorum...
Doğal müdavimleri dediğim; tek başına bekçi edasında turlayan tombul güvercin...
Serçeler...
Bir ara görünüp kaybolan kertenkele...
Denizde dolanan siyah ördek...
Onlarla umutsuz bir hasbıhal arayışı içindeyim...
***
Boğazı gözetlemeye oturduğum masanın etrafındaki 'bekçi kılıklı' güvercin tek başına kostaklanarak dolaşıyor ve başka hiç bir güvercin buraya uğramıyor...
Son zamanlarda hayatta bulamadığım ama bu Boğaz sabahında aramaya çıktığım cıvıltılara ise serçelerde rastlıyorum...
Biri geliyor diğeri gidiyor... Bazen bir kaçı geliyor, birkaçı gidiyor...
Minnacıklar...
Acaba, yerlerdeki kırıntı aranışından eğleniyorlar mı?
Doğulu garsondan yeniden su, çay ve tost istiyorum...
***
Dikkatimi 'bölgemizin' tek güvercininden de eksik etmiyorum ama...
Asıl serçelerle ilgiliyim...
Oturduğum masanın önündeki denizi kesen beton duvarı daha önceleri Ege ve Akdeniz'de gördüğüm 'arapsaçı' kaplamış... Üzerindeki 'on bir ayın sultanı' çiçeklerine benzer solgun minik çiçekler var... Çıplak kalmış beton üzerinde bir an görünüp sonra sarmaşıklar içinde kaybolan yalnız kertenkele, serçelere ilgimi kıskanmış da araya girmek istermiş gibi bakıyor.
Sonra kaçıveriyor.
Etraf yeniden enerjilerini hiç eksik etmeyen serçelere kalıyor...
***
Serçelerden biri bir garip...
Sanki tek bacaklı...
Diğerleriyle kıyaslayarak daha da dikkatli bakıyorum...
Hayır, tek bacaklı değil...
Ama normal olmayan bir durum var...
Bakıyorum, serçenin bacağı boşlukta...
O, birbirine peçelenerek yere basan ayağı yok...
Bacağı olup, ayağı olmayan bir küçük serçe... Fena oluyorum...
***
Neyse ki...
Hiç bir eylemi kısıtlı değil...
Uçması, kalkması, zıplaması, koşturup durması aynı diğerleri gibi...
Herhalde topal ama topal gibi de durmuyor... Kendi içinde bir denge mucizesi sanki... Üzüntüm hafifler gibi oluyor...
Bir yandan da bunun nasıl olabileceği sorusuna çözümsüz bir merakla kapılıyorum...
***
Bu çay bahçesine her geldiğimde aynı güvercini, kertenkeleyi ve beni garipleştiren 'ayaksız' serçemi hep bulacakmışım hissine kapılıyorum...
Oktay Rıfat'ın şiiri aklıma geliyor:
'San Marko meydanında
Dost olduğum güvercin...
Venedik'e gider
Ben kuşumu bulurum.
Ben kuşumu bilirim
Milyon güvercin içinde.'
İstinye'deki sakat minik serçe...
Onu bir daha bulabilir miyim, bilmiyorum...
***
Doğu'lu garsondan hesabı istiyorum...
Bekçi kılıklı güvercini...
Aceleci kertenkeleyi...
Sudaki siyah ördeği...
Ve minik serçeyi arkada, huzursuz Boğaz'ın yanı başındaki o sakin çay bahçesinde bırakıyorum...
Henüz öğleye zaman var...
Kalkıyorum... Ve...
Binlercesi içinde de tanırmışım gibi gelen İstinye'deki serçeyi bir öğleüstü hatıratı olarak hafızama yerleştiriyorum...
Star