Galiba belirli bir süre 'Pazar günü ne yazacağız?' diye düşünmeyeceğiz. Sütunlar siyaset-medya kavgasına rezerve edilmiş gibi... Dün de öyle oldu. Geçen hafta da öyle olduğu için öncekiyle kıyaslayarak yazıya başlamalı.
Başbakan'ın Aydın Doğan Grubunu hedef alan geçen haftaki konuşması, AB standartlarında bir hukuk anlayışı çerçevesinde Alman yargısı tarafından hazırlanan Deniz Feneri iddianamesinin hemen ardına rastladığı için netlik sağlanamamıştı.
Başbakan iddianame üzerinden kendine yapılan bir suçlamaya mı kızmıştı?
Deniz Feneri Davasından mı rahatsızdı?
Ya da statükonun vurucu gücü olarak gördüğü ve 27 Nisan Muhtırası'ndan başlayarak her aşamada 'demokratik ilkeler' yanında yer almayıp sivil siyasete karşı bir grup gibi hareket eden Doğan Medyası üzerinden doğrudan hedef alamadığı tüm unsurlara mı karşı çıkıyordu?
* * *
Dün Başbakan Erdoğan, 'Deniz Feneri Davası' ile kendi arasına bir 'mesafe' koyarak, geçen haftaki çıkışı ile Almanya'daki davanın irtibatlanmasını ortadan kaldırmaya çalıştı:
'Bizim meselemiz Almanya'da görülen dava değil. Mahkeme onu görüşüyor, kararı verecek. Ben geçen hafta da dedim. Biz hiçbir zaman yanlışın yanında yer almayacağız. Varsa yanlış yapan cezasını çeker.
Dava neticesinde Türkiye ile ilgili bir karar çıkarsa biz gereğini yaparız.
İnsani yardımların suiistimal edildiği, mahkeme kararı ile ortaya çıkarsa biz gereğini yaparız. Bunun kararının verileceği yer de medya değil mahkemelerdir.
İçişleri Bakanlığımız, Deniz Feneri'nin en küçük ayrıntısına kadar denetliyor. Denetlemiştir.'
Medya eleştirileriyle, yolsuzluk iddialarını daha da kalın çizgilerle, hem söz hem de eylemle ayırmakta büyük fayda var.
Her yazarı 'patronun kalemşörü ya da tetikçisi' var saymak da anlamlı değildi, buna da kısmi bir düzeltme geldi...
* * *
Ama bu kavgaların bitmesi için yapılacak 'ilkesel ve kurumsal düzenlemelere' gerek var...
Başbakan Erdoğan'ın konuşmasında bu düzenlemelerin nerede yapılması gerektiği de ortaya çıkıyordu:
'Geçmişte siyasiler köşeye sıkışınca talepte bulundular.
Siyasi köşeye sıkışınca 'verdim gitti' diyordu.
Biz şimdi tüyü bitmemiş yetimin hakkı var diyoruz.'
Gene konuşmasının bir yerinde şöyle söylüyordu:
'Ben gereğini yaptığım için bu kadar bana düşmansınız.
Gereğini yapmamış olsa idim benimle dost olurdun.'
Galiba...
Son günlerde defalarca yazdığım gibi siyaset ile medya ilişkilerini 'verdim gitti' ya da 'vermedim, gitmedi' çerçevesinden çıkarmak gerekiyor...
Verince kavga çıkmıyor, vermeyince kavga çıkıyor ise, siyaset kurumu ile medyanın böyle bir ilişki içine giremeyeceği radikal düzenlemelere ihtiyaç var demektir.
Siyasetçinin sadece övgüye ve propagandaya...
Medya patronunun da sürekli nüfuz ticareti üzerinden haksız zenginleşmesine ancak 'ilkesel' düzenlemeler engel olur.
Ben şahsen artık bunu bekliyorum...
'Sessiz ve saygılı' gitmek ya da tökezlemek yerine 'haksızlığın' hiç olmayacağı bir zemin inşa edilsin...
AK Parti eski Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli'den Aydın Doğan'ın Hilton talebine kadarki son günlerin gelişmelerinde bir konu öne çıkıyor:
'İmar rantı'...
Bu konu gerçekten de Türkiye'nin 'Aşil topuğu'dur...
Bunu önlemek, imar konusunda yetki ele geçirenin aynı zamanda Karun hazinesi bulmuş gibi yolsuzluk üzerinden zenginleşmesini gündemden çıkarmak için, istismara yol açmayacak yeni bir düzenleme yapılmalı.
Bu çalkantı, ardından ilkesel düzenlemeler getirecek ise, hayırlı olmakta...
* * *
Başbakan, yargısız infaza uğradığını söylediği Gaziantep Belediye Başkanı Asım Güzelbey üzerinden 'medya terörünü' sorguluyordu...
Bu da medyanın kişi haklarını çiğneyemeyeceği, gazetelerin herkesi 'kurşuna dizemeyeceği' ciddi bir uygulama ve zihniyet değişimi gerektirmekte...
İktidar umarım bundan böyle bu konuyu da gündemine alır...
'Bireysel haklar ve medya terörü' bizde sürekli kaynayan bir çirkef çukurudur çünkü.
* * *
Bir de Başbakan'ın sadece medyanın değil siyaset dünyasının da kulağına küpe olması gereken şu sözünü sevdim:
'Kalemşörlere sesleniyorum.
Tarafsız olmak demek patronunuzun çıkarlarından da tarafsız olmanız demektir.'
Ben bunu şöyle tercüme ediyorum:
Siyasetçinin ya da gazete patronunun işine gelmese de, hatta onun öfkesini çekse de...
Yazının ve yazarın (gerçeğinden söz ediyorum) mecburi tek istikameti var:
Doğrunun tarafı olmak...
Ne ki, bu da hiç hoşa gitmiyor...
Gitse...
Tüm zamanların tek iktidarı 'çifte standart' olur muydu?
STAR