Anayasada devletin amaç ve görevleri sayılırken 'Devletin temel amaç ve görevleri, … kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.' Devletin nitelikleri yazılırken ise 'Türkiye Cumhuriyeti, … sosyal bir hukuk Devletidir' şeklinde ifadelendirilmektedir.
Günümüzde hem devletler hem de uluslararası kurumlarda, sayılarını kendilerinin bile bilmediği kadar hukuk metinleri ortaya çıkmıştır. Bu hukuk metinlerinin adaleti tesis edip etmediği en büyük sorundur. Uluslararası sözleşmelere, anayasalara ve yasalara, bu hukuk metinlerini yazmakla kanun devleti olunduğu kesindir. Belki bugünkü anlamda 'hukuk devleti' de olunabilir ama 'adalet devleti' olunamaz.
'Hukuk Devleti'nin hedefi 'adalet'i sağlamaktır. Adaleti tesis edemeyen hukuk devleti de kalıcı olamaz. Batılılaşma sürecinde ve özellikle günümüzde terim ve kavram kargaşası ve anlam kayması hat safhaya ulaştı. Meşrutiyet Dönemi'nde “kanun diye kanun diye kanun tepelendi” tespitinin en güzel örneklerinden birini Ak Parti hakkında kapatma savasında görüyoruz.
Başsavcı kapatma davasında “Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın 7 Mart 2008 tarihinde partisinin Uşak ilinde düzenlediği bir toplantıda kendisine “Af yok mu?” diye seslenen bir vatandaşa, “..Af yok, suç işleyen cezasını çeker, Devlet katili affetme yetkisine sahip değildir. Katili affetme yetkisi aslında maktulün varislerine aittir. Öyle olması lazım…” diye yanıt, (Ek.165)” diyor.
Türkiye'de son yüzyılda yüzlerce kez af kanunları çıkarılmıştır. Af kanunları ile hırsızları, katilleri, vergi yüzsüzlerini, banka hortumlayanları, vs hep af yetmişler. Ama düşüncelerini açıkladıkları için hapislerde çürüyen 'masumlar' hiç affedilmemiş. Ne tuhaf değil mi?
Daha tuhafı ise; çal çırp, öldür nasıl olsa affedilecek diye düşünen insanlarla doldurmuşuz ülkeyi. Sonra af kanunlarına biraz ara verilince vatandaş aş, iş istemek yerine 'af' ister hale gelmiş başbakandan. Yani ülkede 'katile hırsız af' gelenek haline gelmiş!
Şimdi ise katile hırsıza af isteğini geri çevirmek başbakanın suç hanesine girmiş… Başbakan bu büyük suçunda(!) ne demiş?“..Af yok, suç işleyen cezasını çeker, Devlet katili affetme yetkisine sahip değildir. Katili affetme yetkisi aslında maktulün varislerine aittir. Öyle olması lazım…”Ne talihsiz bir konuşma(!)
Burada durup tarihimize kısa bir yolculuk yapalım. Hukuk ve ya da adalet devleti arasındaki farkı görmek için, tarihin bir kez daha şahit olamayacağı şu iki önemli örnek üzerinde çokça düşünmek zorundayız.
Halife Hz Ebubekir r.a. hilafet makamına seçilir seçilmez şu konuşmayı yapar; “En zayıfınız, ben hakkını ona verinceye kadar, gözümde en güçlünüzdür. En güçlünüz de, onun vermesi gereken hakkını ben alıncaya kadar, en zayıfınızdır”
Halife Hz Ömer r.a. ise hilafet makamına seçilir yaptığı konuşmada; “Bu yükü taşıyacak Ben'den daha güçlü bir kişinin olduğunu bilseydim, bu velayeti kabul etmek yerine, kellemin biri tarafından uçurulmasını tercih ederdim” der.
Bir Hadis-i Şerif'te “Kim, Müslümanların bir şeyine (işine), ondan daha dürüst, yetenekli ve iyi Müslüman varken -öbürünü- tayin ederse Allah ve Rasulüne hıyanet eder.” Bir Başka Hadis-i Şerif'te “Emanet zayi edilmeye başlayınca kıyamet saatini bekleyiniz' Denildi ki, Ya Rasulullah s.a.v. emanetin zayii nedir? 'Emir ve hükümet ve reislik kabiliyetsizlere teslim edildiği zaman kıyamet saatini bekleyiniz.”
Batı kaynaklı ve laik sistemlerde egemenlik devlete aittir. Bu nedenle bütün yetkiler onun elindedir. Devleti yönetenler değiştikte, sitemde de değişiklikler söz konusu olduğundan sürekli savunma refleksi vardır. (Devletin sahibi olduğunu zanneden eski makam sahipleri yahut yandaşlarının bir kısmı hukuk dışına çıkabilmektedir.) Bazen bu güç adil olmasa bile hukuki olması nedeniyle, devlet eliyle zulmü öngörür.
Devletin, hakları şu ya da bu gerekçe ile gasp etmesi halinde geri kazanım için topyekûn bir mücadele gerekir. Kanunsuzlaştırılmış bir hakkın alınması için yargının da bazen yapacağı hiçbir şey yoktur. Bu tür sistemlerde yargı ancak kanunla bağlıdır. Bu duruma 'hukuki' desek bile 'adil' dememiz imkânsızdır. Bunun adına da hukuk devleti değil; kanun devleti demek daha isabetli olur.
İslam'da ise haklar sürekli ve değişmezdir. İslam'da devlet; hakları sınırlama, yargının yetkilerini azaltma ve sınırlama yetkisine sahip değildir. Hukuk ve adalet devletinden söz ediyorsanız; orada temel haklar insanlara koşulsuz sunulmalı ve devlet hiçbir koşulda bu hakları sınırlamaya yetkili olmamalıdır.
Türkiye'de son yüzyılda yüzlerce kez af kanunları çıkarıldığını belirtmiştik. Bu af kanunlarının hiçbirinde temel haklarını kullandıkları için; kanuni ancak hukuksuz ve adaletsiz olarak mahkûm edilenlerin hiçbiri affedilmezken, hırsızlar, caniler, mütecavizler vs. vs. her türlü adi suç işlemiş olanlar affedilmiştir. Hâlbuki devlete karşı işlenen suçları devlet affedebilirken, bireye karşı işlenen suçlarda af etkisi yalnızca hakkına tecavüz edilen kişiye aittir. Kaldı ki, Allah c.c.'de kendisine karşı işlenen suçların af yetkisini kendine alırken, kullarına karşı işlenen suçların affını, hak sahibi kullarına bırakmıştır.
Kanun devletleri mehter bölüğü gibidirler, çoğu kez ilerleyemezler. Halkları da mutlu değildir. Adalet devleti ise her açıdan ilerler. Ekonomisi, siyaseti, felsefesi, sanatı rakipsizdir. Allah c.c. “İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmediniz” (Nisa 58) “Ey Davut, biz seni yeryüzünde hükümdar yaptık. O halde, insanlar arasında hak ve adaletle hükmet. …” (Sad 26) buyuruyor.
Şimdi Başbakan diyor ki; 'Kime karşı suç işlemişsen affı ondan iste' Başsavcı da diyor; 'Bu suçtur.' Biri sizi öldürecek devlet katilinizi üç gün sonra affedecek. Hangi hakla? Bir kişi görüşünü açıklayacak. Devlet diyecek ki 'zindanlarımla çürü sana af yok.' Size de acı ve tuhaf gelmiyor mu?