Dün İzmir yollarında idim. Manisa'nın Kula ilçesinde bir levha dikkatimi çekti. Kenan Evren Etnografya Müzesi yazıyor. Bir, Taraf'ın 'Tehdidi bırak, hesap ver!' ile Bugün Gazetesi'nin 'Bir can gitti özür diledi, 17 can gitti fırça çekti' manşetlerine baktım bir de bu levhaya. Bir, Yunanistan geçti aklımdan bir de muz cumhuriyetleri ile Türkiye.
İmam Lisesi'nde öğretmenlik yapan arkadaşımın ziyareti için okulun öğretmenler odasındayım. Odanın ortasında büyük bir masa var. Başköşesine ise bir binbaşı oturuyor. Binbaşı'nın önünde '5 şehid daha' manşeti olan Vakit gazetesi duruyor. Masada ise iki adet Taraf Gazetesi var. Elimdeki üç beş gazeteyi de ben bıraktım masaya.
Öğretmenler odasındaki gördüğüm manzara beni lise yıllarıma götürdü. Yıl 1985. Derste nöbetçi öğrenci bazı öğrencilerin simlerini okuyarak 'teneffüste müdür yardımcısını odasına gitmelerini' belirtti. İsmi okunanlar arasında bende vardım. Müdür yardımcısı öğrencilere Diyanet Vakfı'nın yayını kitaplar hediye etti.
Bu sırada ders zili çalmış ve ben sınıfa geç kalmışım. Sınıfa girdiğimde birde ne göreyim. Ders, Milli Güvenlik ve Binbaşı yoklama alıyor. Bana 'bekle' dedi.
Bekledim.
Bitince elimdeki paketlerin ne olduğunu ve nerende geldiğimi sordu.
Müdür yardımcısının odasından geldiğimi belirtip, olup biteni anlattım.
Elimdeki kitapların paketlerini yırttı ve içine baktı. Kitabın içeriğinde Arapça metinler de var. 12 Eylül darbesi hala sıcak ve darbeci paşa hala Çankaya'da. Gün onların günü... Binbaşı kitapları parça parça yırttı ve çöpe attı. Bana saydığı hakaretlerim bini bir para.
Bende kapıyı çapıp çıktım ve müdür yardımcısına gittim. Oda beni müdüre götürdü.
Askerden daha despot (sadece burada takdir ettiğim) müdür beni dinledi ve yanına alarak sınıfa geldi. Ben kapı önünde beklerken içeri girdi ve yoklama fişini istedi. Benim adımı okudu.
Binbaşı beni var yazmış ama ben sınıfta değilim. Benim nerede olduğumu sordu ve ekledi. 'Bu çöp sepetindeki kitaplar kime ait?' Az önceki kabına sığamayan komutan sus pus. Kapıyı açıp beni içeri çağırdı. Olayı bir daha anlatmamı istedi.
Anlattım.
Bir komutana bir de öğrencilere 'doğru mu anlatılanlar' dedi.
Arkadaşlar 'evet' derken komutan varla yok arasında mırıldandı. Müdür kovsa bu kadar iyi yapamazdı. 'Sen kimsin ve ne hakla kitap yırtıyorsun? Ayet, Hadis-i çöpe atıyorsun' ve daha fazlası… Balyoz gibi cümlelere dayanamayan asker dersi ve okulu terk etti.
O yılsonuna kadar Milli Güvenlik dersinden yırttık. Bir teğmenin yılsonundaki sınav yapmaya gelmesine kadar, derse hiçbir rütbeli gelmediği için başka bıranş hocalar girdi. Yanılmıyorsam milli güvenlik derslerin hiç kimse ikmale bırakılmazdı. Nedenini tahmin etmek zor değil.
Çöpe atılan kitapları alıp baktığımda Merhum Ahmet Hamdi Akseki'nin İslam Dini adlı eseri ile 40 Hadis Şerhi gibi kitaplar olduğunu gördüm. Askerin tahammül edemeyip yırtarak çöpe attığı Arapça metinler Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerif'lerdi. Okul idaresi bana yenileri ve daha fazlasını verdi. Bende o eserleri bir anı olarak kalması için çok sınırlı miktardaki harçlığımla ciltlettim ve daha bir özenle koruyorum.
Asıl olan fiili darbe değil ruhlara yapılan darbedir. O halde sivilleşmeye Milli Güvenlik derslerinden başlamalı. Bu çağda hala rütbelilerin milli güvenlik dersi vermeleri darbe geleneğine çanak tutar, iştah kabartır. Milli Güvenlik dersleri illa olacaksa ve öğretmenlere güven sorunları yoksa askerliğini asteğmen olarak yapmış öğretmenlerin hepsi bu derse girebilir. Neden hala asker, sivil okullarda üstelik asker kıyafeti ile ders verir? Üstelik öğretmenler odasına gelip kurulur? Darbeci birini ismi [darbelere karşı olduğunu bildiğimiz bir Kültür Bakanlarının döneminde bile] hala nasıl olursa müzelere isim olarak verilir? Caddeler ve başka mekânlarda hala darbecilerin adları neden yaşatılır?
Akıllı bir adam darbeden söz edemez. Yunanistan'da darbeden söz edeni akıl hastanesine yatırıp mutlaka tetkikten geçiriyorlar. Muz Cumhuriyetlerinde ise darbecilerin adları malum mekânlara veriliyor.
Türkiye'de eskiden darbe, sadece askerin yönetim bütünüyle el koyması olarak kabul edilirdi. On yıldır bu yöntemden vazgeçildi. Artık halka ayrı, Meclise ayrı, siyasi iktidara ayrı, yargıya ayrı, medyaya ayrı darbe yapılıyor. Ekonomiler gibi darbelerde değişti ve gelişti.
Eskiden kimi kesimler postal yalar, kimi kesimler darbelere karşı çıkardı. Bilirdik, kim taraf kim karşı. Şimdi herkes kendi darbesine karşı ama diğerine yapılan darbeye taraf yahut sessiz. Demek ki darbelerle birlikte herkes değişmiş. Artık bana yapılan darbe tukaka, başkasına yapılan darbe makbul sayılıyor.
Bende paşanın çağrısına uyuyor tarafımı seçiyorum. Darbeler, hangi ad ve yöntemle olursa olsun, kim tarafından kim karşı yapılırsa yapılsın, her türüne karşı bende Taraf'ım. Darbe yanlısı, 'postal yalayan bidon kafalı'lardan yana olamam.
Merhum Filozof Cemal Bey, Cumhuriyet dönemini ilk resmi darbesi için '27 Mayıs ihtilâmı' diyor. Anadolu'da ihtilam (cünüp/cenabet) olmuş ama temizlenmemiş kimseye 'necis necis gezinme ortalardan şeytan çarpar' derler. Necasetten taharet şart. Her darbe cinayet, her darbeci cani, her darbe yandaşı ruhunu satmış cünüptür.