TRT'de bir zamanlar Türk Müziği bile yasaktı. Bugünlerde ise toplumun geniş kesimlerince beğenilen bir yayın çizgisine sahip. Özellikle birkaç yıldır Ramazan ayında TRT takdiri çoktan hak ediyor. Otuz dilde yayın projesi ise geç kalmış ama desteklenmesi gereken bir önemli proje…
Benim çocukluğum ve eğitim yıllarımda bizim evde BBC, Almanya'nın Sesi, Amerika'nın Sesi, Tahran ve Cidde Radyoları düzenli olarak dinlenirdi. Babam ve dolayısıyla ben her sabah, akşam yahut gece bu yayınları mutlaka kısa dalgadan dinlerdik. Hatta ilk canlı yayın tecrüben 1991 genel seçimlerinde BBC Radyosu'nun canlı yayınına konuk olarak katılmamla başlar. Almanya'dan babama hediye getirdiğim orijinal bir saat vardı. Saat her gün bir saat geri kalırmış. Babam düzeltse de yine bazı günler tam bir saat yine geri gidermiş. Babam da kızmış. Meğer saatin geri kalmasının ilginç bir nedeni varmış. Babam Almanya'nın Sesi Radyosu'nu açtığı zaman radyo Türkiye'deki saati Almanya yerel saatine göre değiştiriyormuş. İlgili tuşundan bu seçeneği kaparak sorunu çözmüştük. Geçenlerde hava alanındaki saatlerin, bilgisayarın bizim ve meydan görevlisinin saatlerinin birbirini tutmaması nedeniyle yaşadığımız sorunlar, galiba bizde hala bu tür bir sistemin geçerli olmamasındandı.
1990'nın başları sesli ve görüntülü yayıncılık için umutların yükseldiği yıllar. Müslümanlar içinde umutların yükseldiği yıllardır bu dönem. Uyduruk dizileri avam arasında ilgi görse de, TGRT'yi İslamcı çevreler hiçbir zaman benimsememişti.
Star'la başlayan özel televizyonlar için yeni yeni fikirler ve projeler tartışılmakta idi. Eski TRT Genel Müdürü Şenel Demiröz, ünlü yönetmen Yücel Çakmak gibi isimlerin Ajans 1400'de yürüttükleri proje meyve verememişti. Star'dan doğan Kanal6'dan sonra ismi doğru seçilmiş Kanal7 televizyonu kuruldu. Bazı çevreleri duygusallaştıran bu kanalın insanları bu kadar hızlı sükûtu hayale uğratması beklenmiyordu.
Dün akşam misafir olduğum evde, iftar anında Kanal7'nin haberlerini takip ediyorduk. Ardından 'MP' adlı firmanın sponsoru olduğu programın tanıtım bandı tekrara tekrar yayınlandı. Güya ayakkabı reklamı yapılıyor. Üç genç kız ve çırılçıplak göbek şovu yapıyor. Saat iftar vakti, yer Kanal7.
Saatinin yanı sıra, genel ahlaka aykırı bu görüntüler aynı zamanda birçok sorunun ardı ardına sıralanmasını da gerektiriyor. Bende Kanal7'nin popüler kültürün içinde kaybolduğunu düşünenlerdenim. Lakin iftar saatinde bunu yapabilmeleri üstüne üstlük başlarında Deniz Feneri e.V. derdine rağmen yapabilmeleri pes dedirtiyor. Süleyman Çobanoğlu'nun yazdığı ajitasyon dizilerinde tecavüz yöntemlerinin kare kare anlatılmasından bu yana bu Kanalı hemen hemen hiç izlemez olmuştum.
Bu yayın sırasında toplulukta bulunanların çoğu kızdı ve lanet okudurlar. Her gün yayınlıyormuş bu görüntüler. Ben takip etmediğim için bilmiyormuşum meğer. Bu sırada ben Kanal7'nin ilk yıllarına gittim geldim ve birkaç hatıram canlandı. Birini sizlerle paylaşmanın zamanı gelmiş…
Yıl 1996, işyerimin kapısını her gün Kanal7'nin reklamcıları çalıyor. 09.08.1996 günü iki yüz bin TL'lik bir 0101 nolu reklam sözleşmesi imzalıyor karşılığından dört ayrı çek veriyoruz. 'Kesin Reklam Yayın Rezervasyon Sözleşmemize' rağmen reklamlarımızın bir kısmı belirlenen saat ve programlarda yayınlanmıyor. Nedenini soruyoruz. 'Zaptiye' adlı programdan yayınlandığını söylüyorlar. Fakat Zapdiye o gün yayınlanmıyor. Fıkıh Penceresi programında da yayınlanması lazım reklam orada da yayınlanmıyor. Aramızda yayınlandı yayınlanmadı ihtilafı çıktı. 28.9.1996 tarihinde ihtarname göndererek sözleşmeye riayet etmedikleri için reklam sözleşmesinin iptalini talep ettim. Çözüme ulaşamayınca 11.10.1996'da Zekeriya Karaman'a bir mektup gönderdim. Mektubuma bu vesileyle bir kez daha baktım. Üçüncü maddede şunları yazmışım “Telefonda isimleri geçen şahısların hiçbirine derdimizi anlatamadık. Herkes çok güzel laf ebeliği yapıyor ve sabır telkin ediyor. Duygusal ajitasyonlar da bulunuyor. Çektikleri sıkıntıların hikâyesini anlatıyor. Teknik imkânsızlıklarınızı, işletme sıkıntılarınızı vb'lerinin romantik edebiyatını yapıyorlar. Bizim sorunun çözümü ise bir türlü olmuyor.” Yine cevap ve çözüm yok.
Bir toplantı için Nevşehir'deyiz. Uzun uğraşlar sonrasında Genel Yönetmeni Mustafa Beyle bir telefon görüşmemiz gerçekleşiyor. Mustafa Bey ise bildiğini yapma anlamına gelen şeyler ve ötesini söylüyor. Birlikte olduğumuz Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe beye gelişmeleri anlatıyorum. Oda hukuk yoluna başvurmamı öneriyor. Bende hukuki sureci başlatıyorum. Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde açtığımız dava leyhimize sonuçlanarak sözleşme ve çeklerimizi iptal ediliyor. Şirketimin bu kanaldan 1996 tarihi ile 30 bin lira ve hukuk masrafları alacağı vardır. Bu vesileyle isteme hakkımı kullanıyorum. Bu kanalın Recai Kutan, Kombassan ve Yimpaş'la sorunlar yaşadığı iddia edilmişti.
İHH ile başlayan iyilik hareketlerinin Deniz Feneri ile motive olduğunu bunda Kanal7'nin büyük katkısını olduğunu biliyoruz. Bu süreçte Deniz Feneri'nin devletin bir türlü yapamadığı düşkünün, hastanın, çaresizin elinden tutma konusunda iyi işler yaptığına herkes şahittir. Dünyanın dört bir yayına bu hareketi taşıdıkları ve insanların gönlünü kazandıkları gibi Türkiye'nin de itibarını artırdıklarından kuşku duymak insafsızlık olur.
Paranın olduğu yerde yanlışlıklar olur mu? Elbette olur. Deniz Feneri e.V'de de olmuş mudur? Olmuş olabilir. Ancak üç noktanın mutlaka altının kalın harflerle çizilmesi şarttır.
Birincisi, bu davadaki yaşanan süreçte Almanya'nın Türkiye ve Müslümanlar üzerinde bitmek tükenmek bilmeyen kirli stratejileri olduğunu hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Fehmi Koru'da yazdı, buda onlardan biri olma ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Savcının şov, Alman Elçiliği'nin diplomatik olmayan üslubu, bu davanın bu boyutlara taşınması, ülkeler arası bir soruna dönüşmesi ve Türkiye'nin iç siyasetini dizayn etmek için bir Alman projesi olduğunu açıkça gösteriyor . Bu projede kullanılmaya en müsait grup Doğan Grubu'dur. Dava bir buçuk yıl önce başlamasına rağmen Doğan'ın Hilton, karasal yayın, petrol, vs. vs. gibi talepleri ile çakışması Doğan Grubu'nun niyetini ele vermeye yeter ve artar.
İkincisi, suç kişiseldir ve sadece suçlular cezalandırılmalıdır. Buradaki üzüntü verici olaydan hareketle Deniz Feneri ve diğer yardım kuruluşlarının hedef gösterilmesidir ki bu, insan hakları ihlalidir ve suçtur. Bir örgütün içinde yanlış yapanları cezalandırmak yerine bu örgütü yeme çabası oyununa Müslümanlar gelmemelidir.
Üçüncüsü ise bu tür kuruluşlar daha hassas davranmak, daha şeffaf olmak durumundadırlar. Zaten bütünüyle kopma noktasına gelen 'güven' bir daha tesis edilemez hale gelir. Sosyal devletliğini fakir fukara, garip gruba yerine hep medya ve banka patronlarına gösteren devletimizin ulaş(a)madığı insanların vebal fatura tüm Ümmet'e kesilir. Çünkü bu tür örgütler Ümmet'in üzerindeki bazı sorumlulukları hafifletmekteler.
Kanal7'yi eleştirmemiz, onlardan bekleneni göremememizdendir. Şayet akledip bu işlerden ve geldikleri noktadan bir ders çıkarırlarsa yolları açık olsun. Çıkarmazlarsa hesap günü onlar için Doğan Grubu'ndan daha çetin olacağı muhakkaktır. Son sözümüz Doğan Grubu'na olsun. Sizin gerçek amacınız üzüm yemek olsa size var gücümüzle destek olurduk. Lakin sizin derdiniz hem üzümü mundar etmek hem de bağcıyı boğazlamak. Bu üzümden size şıra çıkmaz. Siz kendinize başka bozacı ve şıracı arayın.