Adını ilk duyduğumdaki heyecanım, bugünden daha az değildi.
O, ardına halka olunmada tereddüt edilmeyecek bir imameydi.
O, ümmet için 'Ali' gibiydi.
İlk Ali'yi çok sevdiğimiz halde yeterince tanımadığımı gibi, ikinci Ali'yi de çok seviyor ama yeterince tanımıyor gibiyiz sanki.
Ondan söz edildi mi içimize sevinç dolarken, yokluğu ise acı veriyor.
Oda bize benzer bir kuldu, ancak bizim gibi düşüncesiz bir kul değil...
Bizde onunla aynı çağda yaşadık ama o, ardından öyle bir iz bıraktık ki kıyamete dek silinmeyecek kadar derin bir iz.
Ne çağı onu anlayabildi ne de o, çağına sığabildi.
Ona dair her söz güzel. Ondan bahseden herkes onu özlüyor.
İyiyi ve güzeli anlatan ne kadar kelime varsa sanki onun içindi…
Batıda doğup büyüdü. Disiplini batılı olsa da, tüm icraatı Müslüman'ca idi. Allah'tan başka hiçbir otoriteye itaat etmiş itizalci bir Mü'min idi o.
O, ömrünü ateist ve materyalist sistemin elinde heba olan insanlığa vakfetmişti.
O, yüzyılın bilgesiydi.
Ülkesi ve insanlarını, kahpe kurşunlarına hedef tahtası yapanlar için 'Düşmanlarımıza gelince onlara adaletten başka hiçbir şey borçlu değiliz' diyerek düşmanları için bile 'adalet'ten başka bir şey istemeyecek kadar büyük bir liderdi.
O, her önüne gelene elinde ki soykırım kanını bulaştırmaya çalışan Avrupalının ve Avrupa'nın tam göbeğinde insan onurunu dumura uğratacak vahşetlere karşı inancını yitirmeyerek zaferle çıkabilmiş bir komutandı.
O, ölümsüz bir hazineydi.
O, Müslümanlara yeni bir medeniyet tasavvuru/projesi sunabilen nadir bir rehber ve mücadele adamıydı.
Her bir cümlesi ciltler dolusu kütüphanelerden daha değerli, yaşamının her bölümü Müslümanlara örnekliklerle dolu bir düşünür, hatip, bilge ve öncüydü.
Onun ülkesindeki savaş, birçok savaşla mukayese edilemeyecek kadar, ölçüsüz ve barbarca idi. O şehidlerinin çocuklarına kin ve nefret aşılmak yerine 'sizde okuyup iyi insanlar olun ve Cennet'te babanızla beraber olmayı hak edin' diyecek kadar erişilmez bir önderdi.
O, bir ordunun nasıl olması gerektiğini 'Halkını sevmeyen orduların başarılı oma şansı yoktur' cümlesiyle özetliyor…
Siz bakmayın takvimlerin 78 yıl yaşadı dediğine… Buna yaşamak denirse o, zindanlarda geçen on bir yılı saymazsak sadece 66 yıl yaşadı.
Tito'nun savcıları 'Bunlara öyle ceza verelim ki bir daha böyle bir şeyi düşündükleri zaman damarlarındaki kanları buz tutsun' diye haykırınca, onun kanı buz tutmak şöyle dursun alev almıştı ki, bu ateş ona 'İslam Deklerasyonu'nu yazdırır.
Bosna Hersek'in temellerini nasıl attığını kendisinde okuyalım: “1989'da hapisten çıkar-çıkmaz ziyaretime gelen arkadaşları uyardım. Yugoslavya'nın parçalanacağını, bu ihtimali göz önüne alarak siyasi çalışmaları gecikmeden başlatmamız gerektiğini söyledim. Bazıları "tekrar hapse atacaklar seni, gel bu işlere girme!" dedi. Bazıları ise, benim gibi düşünüyorlardı. Ben ve arkadaşlarım korkmuyorduk. Zira, hiçbir zaman korkuyla arkadaş olmamıştık. Mladi Muslimani Teşkilatı eski üyeleri ile yeniden bir araya geldik. Aradan yıllar geçti ve artık hepimiz yaşlanmıştık. Ancak, içimizdeki ateş çok gençti. Milletimiz için bize bir kere daha tarihi bir görev düştüğünün bilinci içinde yeniden yola çıktık. Tam bir yıl sonra 1989 Kasım'ında partiyi kurduk. Ve tam bir yıl sonra seçilmiş olarak parlamentoya girdim. Bu nedenle Kasım ayı benim için önemli bir aydır. Ve bu olaylar hep birer yıl arayla gerçekleşti.”
“Kurucular Kurulu'ndaki konuşmama BİSMİLLAH diyerek başladım. Bunu iki nedenle yaptım: Öncelikle, çok samimi bir biçimde 'Her şeye Kadir Olan'a, bize yardım etmesi için dua ediyordum; ikinci olarak da o, dîni özgürlüğün bir simgesi ve rejime itaatsizliğin açık bir işaretiydi.”
O, 19 Ekim 2003'de Rabbiyle buluştuğu güne kadar gülmeyen Peygamber dostu. O, hüznü bile bir umuda çevirmiş bir münevverdi.
Bendenizde hem ülkemizde hem de Bosna'da kendisiyle musafaha edebilme ve kendisini dinleme bahtiyarlığına erişmiştim.
Bosna ziyaretimde müşahede ettiklerimi anlatmaya yazma kabiliyetim yetmiyor. Fakat 1997'de Boşnaklar için üç şeyin çok değerli olduğunu müşahede imkânım olmuştu. Liderleri Aliya, savaşta onları hiç yalnız bırakmadığına inandıkları Erbakan Hoca ve IHH ile ekibiydi. Ünlü Mason Demirel, Sırpların katliamı başlarken, Merhum Aliya'ya kimsenin kendilerine dokunmayacağı müjdesini verip, siyasi geçmişinde çok sık tekrarladığı palavralarından biri olan 'gök kubbeyi başlarına yıkarız'ı tekrarlamıştı. Bırakınız gök kubbeyi Sırpların başına yıkmayı, Boşnakların başına yıkılmasına katkı olsun diye onlara giden yardımlara Türkiye'de el koyulmasına bile Çankaya işgalcisi olarak seyirci kalmıştı. Buna rağmen onlar Türkiye'ye küskün değildiler. Çünkü Türkiye'yi Türk halkının yönetmediğini bizden daha iyi görebilecek bir deha vardı başlarında.
O bütün bunları 'Zulümleri imanımızla göğüsledik' diye özetleyip, geleceğe bakıyordu.
Merhum hapishane günlerini şöyle özetliyor: “Cezaevi şartları çok ağırdı ve büyük bir baskı altındaydık. Buna girersek uzun sürer ve kitaplar yazılır. Şartlar çok zordu, insanlık dışı muamele vardı. İbadet yapmamız yasaktı, domuz eti yemeye zorlandığımız zamanlar olmuştur.” Demek ki onların zorla bile yemediği hınzır, bin bir türlü hınzırlıkla bugün herkese boşuna yedirilmiyor.
O, İslam ve halkı için savaşmış, muzaffer bir komutandı.
O, ismiyle müsemma olarak izzetli bir şekilde yaşadı, izzetli bir şekilde koştu Rabbi'ne.
Tıpkı bu yazıyı yazarken olduğu gibi iki kişinin resmini görmek beni ağlatmaya yeter ve artar bile. Kuşkusuz biri İzzetli Aliya r.a. ve diğeri isminin baş harfleri ACZ tutan merhum Zarifoğlu.
Çorak ruhlarda açan bu güller, birileri istesek de istemesek de yaşmaya devam edecekler. Lakin bu güllerinden gıdalanmak gerek.
Doğu ve Batı Arasında İslam
İslâm Deklarasyonu
Tarihe Tanıklığım
Köle olmayacağız
Bosna Mucizesi
Özgürlüğe Kaçışım ve
Konuşmalar, Türkçeye kazandırılmış ve okumamızı bekleyen eserleri.
Aliya
Bugün veda günü
Çileli bir yaşama
Gülünemeyen anlara
Bugün
Aliya'nın güldüğü ilk gün
Veda günü Aliya'nın
Düğün günü bugün
(19.10.2003-Kemal Özer)

Son sözü Süleyman Çobanoğlu'na bırakalım: 'Aliya, bir mucize ortaya nasıl çıkarsa öyle çıktı. Azgın bir vahşet, Avrupa'nın göbeğinde kardeşlerimizi gök ekinler gibi biçerken, bir adam... Telaşsız ve acelesiz, kendinden emin ve tedbirli, dedi ki, “Bosna teslim olmayacaktır!” “Yok olmayacağız” dedi, “özgür kalacağız”. Dediğini de yaptı Aliya; acılar içindeki Bosna, bin bir türlü vahşete karşı ayakta kaldı. Aliya siyah arabalarda fink atmadı, etrafında ordu gibi korumalar gezdirmedi. Politika yapmadı Aliya, hak yemedi, insan ezmedi. Yalın bir davası vardı Aliya'nın, gerçek bir adam gibi o davayı güttü. Yola halkla çıktı; askerleriyle, köylüleriyle, işçileriyle, hocalarıyla, şairleriyle, kızları ve oğullarıyla... İnanmış insanlarıyla yola çıktı Aliya ve yolu onlarla bitirdi. Sırp kuvvetleri dört yanını çevirmişken, Aliya... Saraybosna'nın üstüne pırıl pırıl vuran Mayıs güneşine bakıyordu. Hilal'in çocuğu Aliya... Vuruştuğu soysuzların karşısında... Hilal ve güneş kadar yüksekti.'
Ümmet sana minnettardır Aliya. Mekânın cennet olsun.