Dün bayramı nasıl kutladınız? 'Ramazan Bayramı' olarak mı, 'Şeker Bayramı' olarak mı? Yoksa bazılarının bu defaya mahsus tercih ettikleri üzere 'Ramazan' ile 'Şeker' sözcüklerini birarada kullanarak mı? Konuyu güncelleştiren, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bir konuşmasında 'Şeker Bayramı' ile 'Ramazan Bayramı' söylemleri arasına getirdiği farklılık oldu; yoksa bu bayrama kadar iki türlüsüyle de idare edebiliyorduk. Şimdiyse bu iki kullanım arasında keskin bir tavır belirlememiz, daha doğrusu 'Ramazan Bayramı' şıkkından şaşmamamız bekleniyor.
Ne kadar yeni gibi görünse de tartışmaya açılan konunun kökleri hayli eskilere dayanıyor. Ahmet Mithat'ın 1875'te basılan 'Felatun Bey ile Rakım Efendi' adlı romanından beri 'Batıcı' sözde-aydın ile toplumunun değerlerine sahip çıkan yerli-münevver arasındaki çekişme edebiyatımıza da girmiştir. Ömer Seyfettin'in 1919'da yayımlanan 'Efruz Bey', Peyami Safa'nın 1931 tarihli 'Fatih-Harbiye' romanları, Mehmet Akif'in 1924 tarihli uzun şiiri 'Asım' hep aynı çekişmeyi yansıtır.
Yaşadıkları devirde kendileriyle karşılaşmış olsaydık, Felatun Bey, Efruz Bey, Macit Bey ve benzerleri bizlerin 'Şeker Bayramımızı' kutlayacaklar, Rakım Efendi, Şinasi ve Asım gibiler ise “Ramazan Bayramınızı kutlarım” diyeceklerdi.
İyi de bu ayrılık-gayrılık artık geride kalmadı mı? Kalmamalı mı?
Bu sorunun cevabı maalesef olumsuz. Fatih ile Harbiye arasındaki ayrılık azalsa da hâlâ devam ediyor ve şu son tartışmada kalem oynatan tarafların açıkça sergilediği gibi, iki tarafta da birbirini anlamaya hazır olmayanlar çok. Biraz ileriye gittiğiniz ve anlayışa davet ettiğinizde, Harbiye'den “Benim yaşam biçimime karışma” uyarısı gelirken, Fatih'ten de “Hayat tarzıma ne karışıyorsun” ihtarı işitiliyor.
Oysa iki tarafı birbirine yakınlaştıracak o kadar gelişme yaşandı, yaşanıyor bu ülkede; biraz gayret edilse paralel hayatlar/yaşamlar sürdürmenin o kadar da zor olmadığı rahatlıkla görülebilecek. Kutlanılan bayramı ister 'Şeker' adıyla, ister 'Ramazan' vurgusunu öne çıkararak kutlayalım, bayramın 'dinî' olma özelliği iki sözcüğü de kapsayacak genişlikte nasıl olsa...
İki tarafı birbirine tanıtacak ara kadroların yokluğu, ya da varolanların etkin konumda bulunmayışları Türk toplumunun 200 yıla yaklaşan 'Doğu-Batı' sorunsalını bugün bile devre dışı bırakamayışının esas sebebi. Tanzimat'la başlayan çatışma Ak Parti iktidarında da devam ediyor.
Oysa, daha önceki denemeleri bir tarafa bıraksak bile, Ak Parti'nin varlığı, kendisi için seçtiği yapı ve politik çizgisi bu ayrılığı göz ardı etmemizi gerektirecek bir 'bileşim formülü' sayılabilir. 'Doğu' özelliklerini inkâr etmemekle birlikte gözünü 'Batı'dan da ayırmayan bir politik çizgisi var Ak Parti'nin... Ayakları toplumun değerleri üzerinden ayrılmasa bile çağın getirdiği yeni unsurları da elinin tersiyle itmeyen bir kültür bileşkesi Ak Parti...
Böyle bir parti olduğu içindir ki, kurulduğu günden bu yana tabanını artırarak gelişmeyi başardı. Toplumda zaten varolan ihtilâf unsurlarını kaşımak yerine, birlik ve beraberliği sürdürmeyi sağlayacak temel özellikleri öne çıkarmak akıllı bir politik tercihti. Bugün Ak Parti içerisinde, dili hiç sürçmeden “Ramazan Bayramınız mübarek olsun” diyen de var, art fikirsiz “Şeker Bayramınızı kutlarım” diyen de...
Ak Parti'nin toplumun da zorlanmadan benimsediği bu özelliğini bozmamak şart.
YENİ ŞAFAK