Türkiye, Kuzey Irak'ta PKK kamplarına karşı düzenlenen kara operasyonu ve başörtüsü yasağının kaldırılmasıyla ilgili konularla uğraşırken, bölgede önemli –önemli olduğu kadar vahim- gelişmeler vuku buluyor. Herkesin medyadan takip ettiği üzere 27 ve 28 Şubat 2008 günlerinde İsrail, Gazze'ye büyük bir saldırı düzenledi, 5'i çocuk olmak üzere 33 Filistinli'nin ölümüne sebep oldu. Bunda ilk anda garipsenecek bir unsur yok, çünkü İsrail zaten öteden beri bu tür saldırıları düzenliyor, sivilleri hedef alıp çocuk, kadın, yaşlı, sivil demeden insan öldürüyor. Bu sefer ki saldırıdan sonra İsrailli yetkililerin verdiği demeçler son derece dikkat çekiciydi. İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Matan Vilnai, Hamas'ın kontrolündeki Gazze Şeridi'nden roket saldırıları düzenleyen Filistinlilerin soykırıma davetiye çıkardığını söyledi. Vilnai, "Kassam saldırıları yoğunlaştıkça ve roketlerin menzilleri arttıkça 'şoah (holokost)'a davetiye çıkarıyorlar, çünkü kendimizi savunmak için elimizden geleni yapacağız" dedi.
Kabul etmek lazım ki söz konusu İsrailli yetkilinin Filistinlileri, soykırım anlamında kullanılan 'şoah (holokost)' terimiyle tehdit etmesi üzerinde durulması gereken bir konudur. Modern tarihin en utanç verici suçu olan 'soykırım'ın ne anlama geldiğini herkes bilir. Tam bu çerçevede ve haklı olarak Hamas yetkilisi Sami Ebu Zuhri, "Filistin halkını öldürüp yakmak isteyen yeni Nazilerle karşı karşıya bulunuyoruz" açıklamasını yaptı.
Pekiyi, bu ne anlama gelir? “Şoah”ın anlamı nedir? Açıklamayı yapan Matan Vilnai, sebep olduğu vehametin farkına varmış olmalı ki, sözcüsü aracılığıyla bir açıklama yapma lüzumunu hissetti, açıklamaya göre Vilnai 'şoah' kelimesini 'soykırım' değil, 'felaket' anlamında kullanmış bulunuyor. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Arye Mekel de Vilnai'nin konuşmasında Musevice "shoah" kelimesini sarf ettiğini, bu kelimeyi "felaket" veya"facia" anlamında kullandığını, holokost (soykırım) anlamında kullanmadığını söyledi.
Meselenin semantik tartışması ayrı bir konu. Ancak ihmal edilmeyecek iki önemli husus var: Bunlardan biri İsrail'in kuruluşundan bu yana sistemli bir biçimde Filistinlileri “bir tür kırım”a tabi tutması olayıdır. Bunun çok abartı bir yargı olduğunu düşünenler çıkabilir. Kuşkusuz ilk kulağa çalındığında abartı hissini uyandırmaktadır. Ama İsrail ve Filistin arasındaki oransızlığa, çatışmalardaki kayıplara ve kayıplar arasındaki nispetsizliğe bakıldığında, bunun “tedrici bir soykırım” olduğunu söylemek pek de abartı gibi görünmüyor. Bu çerçeveden hemen son gelişmelere bakalım: İsrail ordusunun iki gündür düzenlediği saldırılarda 5'i çocuk 33 Filistinli hayatını kaybetti. Gazze Şeridi'nden fırlatılan roketler ise 1 İsraillinin ölümüne neden oldu. 1 İsrailliye karşı 33 Filistinli ve bu yaklaşık 60 senedir böyle sürmektedir.
İkincisi, Yahudiler, haksız bir biçimde İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin soykırımına uğramışlardır. Bunun hiçbir şekilde savunulacak bir tarafı yoktur. Hiçbir suç veya kusur soykırımı haklı çıkarmaz, mazur göstermez. Soykırım Yahudi insanı ve bilinci üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Anlaşılması kolay, ama etkisinin giderilmesi güç bir travmadır bu. Korkulan şu ki, bilinç üzerinde derin etki bırakan bu travma sonucunda İsrailli politikacıların kendilerine düşman belledikleri Filistinlilere aynı muameleyi reva görmeye kalkışmalarıdır. Elbette kategorik olarak Yahudilerin tümünde aynı travmanın aynı şiddette etki yaptığını ve Filistinlileri bir soykırımdan geçirmek istediklerini söyleyemeyiz, ama şahin politikacılar ve ırkçılardan bu yönde bir tehdit beklenebilir. Vilnai'nin açıklamasını bir lapsüs kabul etsek bile uyarıcı olmalıdır.
Filistin dramı sona ermelidir. İsrail sorgusuz sualsiz her aklına geldiğinde bu türden saldırlar düzenleme hakkını kendinde bulup bir tür “tedrici soykırım” yaptıkça, günün birinde sahiden bir anda ve toplu bir cinnetin altına imza atmaya kalkışabilir.