İnsan, yaşadığı kısacık dünya hayatında varlığı, hayatı ve kendini tek başına anlamlandırabilir mi, yoksa hariçten bir yol göstericiye muhtaç mı? Deist felsefi görüşlere sahip olanlar, bir Tanrı'nın varlığına inansalar bile, vahye ve vahy alan bir elçinin yol göstericiliğine inanmazlar. Bu kabulün bazı zorlukları var, bunlardan biri insanın sadece varlık, hayat ve kendisiyle ilgili anlam bulma durumunda kalmasından başka varlığına inandığı Tanrı (ilah) hakkında da bir fikre sahip olmak durumunda kalmasıdır. İnsanın bu zorlukları aşamadığı deneysel olarak bilinmektedir ve bu deizmin niçin yaygın bir inanış olmadığının sebebine işaret eder.
Deizm yanında, hümanizm de, insanın kendi başına ve tamamen kendi akli çabasıyla Hakikati bulabileceğini, her insanın kendine özgü bir bireysel hakikati olabileceğini ve kendi hayatını çizerken hariçten hiçbir yardım ve yönlendirmeye muhtaç olmadığını varsayar ve bunu çeşitli kavramsal çerçeveler içine yerleştirerek savunur. Deizme göre, vahy, ilham veya nubuvvetin bir hakikati yok ki, bize hakikat hakkında yardımda bulunsunlar. Ancak Hakikat bizden bağımsızdır, bizden önce vardır, bu dünyadan ayrıldıktan sonra da varlığını devam ettirecektir, bizim üstümüzdedir. Bizim ruhumuzun derin tabakalarında kökleri ve yansımaları varsa da, aşkındır/mütealdir. İçimizde (enfus) veya dışımızda (afak) biz sadece onu bulmak, ona giden yolları keşfetmekle yükümlüyüz. İnsandan insana değişen şey Hakikat arayışlarında izlenen yollar ve bu yollarda harcanan cehd ve gayretlerdir. Hümanist felsefelerin insana anlam ve amaç konularında tatminkâr çerçeveler sunmadığını da son iki yüz yıllık tarihten anlamış bulunuyoruz.
Öyle ise; eğer “insan kendi başına bırakılmamışsa” ve kendi insani-bireysel çabasıyla yaratılış, hayat ve insanın kaderi hakkında bir anlam haritası çıkarma konusunda kendine yetmiyor ise, bu durumda onun “bir yol gösterici”ye ihtiyacı vardır, bu en azından teorik seviyede akli bir gerekliliktir. Nihayet Vahy ile ilgili inananlar ile inanmayanlar arasındaki en esaslı ihtilaf konusu bu noktada toplanmaktadır.
İslam kelamının genel çerçevesinden Allah insanı yaratmış, bu dünyaya “belli bir süre (ecel)” kalmak (dünya hayatını yaşamak) üzere göndermiş ve fakat insanı yardımsız ve inayetsiz bırakmamıştır. Allah'ın insana bahşettiği en büyük yardım ve inayet ona kitaplar ve peygamberler aracılığıyla seslenmesi, yol göstermesidir. Bu açıdan Kitap da peygamber de “doğru yol”a yönelten “hadiler”dir. Hidayet, sırat-ı müstakime yönelmedir, ancak Yol'un kendisi değildir. Bir başka ifadeyle İlmu'l-yakin (kesin doğru bilgi) mahiyetinde olan sağlam ve güvenilir bir yol haritasıdır. İnsan bu yol haritasında gösterilen güzergâhların her birini, işaretleri (ayat) dikkatlice izler ve yol alırsa önce Ayne'l-yakin (gerçekliğin doğru ve kesin gözlemin)e, arkasından cehdi ve takvası nisbetinde Hakke'l-yakin'e, yani kesin Hakikat'e ruhi iştirak ve tecrübe ile yakınlaşır, giderek ona katılır ve onunla bütünleşir. Bunun kime, kaç kişiye nasip olduğunu da Allah'tan başka kimse bilemez. Fakat insan için en yüce hedef budur.
Bir peygamber insana nasıl yardımda bulunur ve yol gösterir?
Bunu ipek böceği ile kozası arasındaki ilişkiye benzetebiliriz. İpek böceği kendi etrafında koza örer. Bu örme fiili öyle bir noktaya gelir ki, ördüğü koza onu dış dünyadan koparır ve böcek ölüm noktasına gelir. Tam bu safhada eğer dışarıdan biri kozayı yararsa böceğe yardım etmiş olur, böcek özgürleşir, kendi hapishanesinden gerçekliğin dünyasına çıkar.
İpek ticaretini yapanlar için tek çare böceği öldürüp ipeğe sahip olmaktır, onlar ne böceği özgürleştirmeyi düşünür ne dışarıdan bir müdahaleye izin verir. Eflatun, mağara istiaresi, bize fazlasıyla 'dışarıdan biri'nin fiili yardımını ilham edici mahiyettedir. Yüzleri mağaranın iç duvarına dönük bir biçimde zincire vurulmuş insanları kim kurtaracak? Kendileri mi, yoksa dışarıdan birileri mi? Eğer insan salt kendi başına kurtulabilir diyorsanız, siz kusursuz bir deistsiniz, dışarıdan yardım almaya muhtaçtır derseniz, oturup uzun uzadıya düşünmeniz lazım. Dışarıdan insana yardım gelenler veya başka bir deyişle insanı kurtarmak üzere özgürlükler mücadelesinin sürdüğü sahnesine çıkanlar, sonunda insanı kendilerinden kurtulma mücadelesini vermeye mecbur etmişlerdir. Faşizm ve komünizm, bilimsel sosyalizm bu türden kurtarıcılardı. 20. yüzyılda beşeriyete kan kusturan bu siyasal rejimlerin felsefi ilham kaynaklarını, bütün Batı felsefesinin kendisine bir dip not düşüldüğü söylenen Eflatun'a dayandırmaları boşuna olmasa gerek.
Bir yönüyle insan da ipek böceği gibidir. Kendi bilgisi, tecrübesi ve zaman içinde sahip olduğu birikimi üreterek, üst üste koyarak bir “kültür” üretir. Bu öğrenilen bilgidir. Kültürün kaderi, bir süre sonra kapalı bir sisteme dönüşmesidir. Eğer insan her aşamada yaptığı şeyleri test etmesine yarayacak doğru kriterleri yoksa, bir süre sonra ipek böceği gibi kendi kültürüyle etrafına koza örer ve giderek ördüğü şey onu gerçekliğin dünyasından koparan hapishanesi olur. Onu kaynar kazanlara atıp ipeğinden ticari metaa çevirecek olanlar hazır beklemektedir. Aydınlanma, insanın dışarıdan hiçbir yardım almadan kendi akli çabasıyla bulunduğu koza durumundan çıkıp özgürleşebileceğini iddia etti. Fakat bunun mümkün olmadığını deneysel olarak hem müşahede ediyor hem yaşıyoruz. En azından bizi Zeus'un elindeki bilgi ateşine sahip kılmak isteyen Promete'nin –bu liberal felsefenin bireyi, Nietzsche'nin süpermeni de olabilir- sonunda bir tiran olup karşımıza çıktığını ve Zeus'un yaptıklarının kat kat fazlasını hemcinslerine reva gördüğünü söyleyebiliyoruz.
Tarihte kozanın kalınlaştığı, insanın kendini kültür hapishanesine tıktığı her kritik zamanda Allah bir peygamber gönderir. Peygamber kozayı yırtıp insanı bulunduğu yerden elinin içine alıp mı kurtarır? Hayır, öyle olsaydı Eflatun'un istiaresine ve ondan türeyen faşizmi ve komünizme çıkardık. Peygamber, insana doğru bir yol haritası verir, onu hidayete yöneltir. Başka bir ifadeyle enfusundaki hakikat meşalesini tutuşturur, afaktaki hakikatle bağını kurmasına yardım eder. Kendini kurtaran insandır, ama Allah'ın lütuf ve ihsanı, peygamberin (nubuvvet ve risalet) yol gösterici eşliğinde bunun başarır. Bu ilk peygamber Adem aleyhisselamdan son Peygamber (sa.)'e kadar hep böyle olmuştur.
Peygamber Efendimiz (s.a.) son yol göstericidir. Onun bize bıraktığı doğru ve güvenilir yol haritası son vahy olan Kur'an-ı Kerim'dir. O, hem bize Kur'an'ı öğretti hem de sırat-ı müstakim üzere nasıl yol alınacağını gösterdi. Bugün de insan o çok övündüğü kültürüyle etrafına muazzam bir koza örmekte, kendini kendi elleriyle ördüğü bir hapishanenin, modernliğin kapalı sistemi içine tıkamaktadır. Elbette yeni bir peygamber gelmeyecektir. Çünkü o bundan 1400 sene önce geldi, yol gösterdi ve bize sağlam ve güvenilir bir yol haritası (Kur'an) bıraktı.
Nubuvvet
Eflatun'un istiaresinin bir başka okuması da mümkündür: Zihnimizde canlandırmaya çalışalım: İstiarede mağarada yaşayanların elleri kolları zincirle bağlanmıştır. Yüzleri duvara dönüktür ve sadece dışarıdan gelip geçen varlıkların gölgesini görebilmektedirler. Gölgelerin asıllarını göremedikleri için zanlarınca varlık mağaranın iç duvarına yansıyan gölgelerden ibarettir.
Gölgeler bir görüntüdür ve her bir gölgenin bir aslı vardır. Eflatun bu istiare ile insanların varlığı sadece görünüşten ibaret algıladıklarını, ancak bu görünüşlerin birer arke-tipe (A'yan-ı sabite) sahip olduklarını anlatmaya çalışıyordu. Fenomenlerin her birinin asli bir hakikati varsa, varlıkta tezahür halinde bulunan her şeyin aynı zamanda bir köke sahip olması mantık gereğidir. İslami literatürde bunun anlamı “zahir” ve “batın” arasındaki ilişkinin birinin diğerinde içkin (mündemiç) olması veya onda açığa çıkmasıdır.
Eflatun'un altını çizdiği ikinci husus, “öğrenme”nin sadece bir “hatırlama” olduğu konusudur. Biz dünyaya potansiyel halde bilgilerle donatılmış olarak geliriz. İster akli yol (amaçlı teemmül ve tefekkür), ister varlığın çok yönlü ve sistemli müşahedesi (gözlem) veya ister enfüsi melekelerin ve özellikle basiretin açık kanalı olan “Kalb gözü”nün yardımıyla olsun, elde ettiğimiz bilgiler, esasında meta-kozmik durumda şahid olduğumuz ve bizzat iştirak ettiğimiz Hakikat'in ve Hakikat Bilgisi'nin bilinç seviyesine çıkıp hatırlanması, dünyevi ortam ve şartlarda algılanabilir ve anlaşılabilir hale gelmesidir. Kur'an'ın “Zikir” olması ve onu tebliğ edip açıklayan Elçi'nin “Müzekkir” olması bununla ilgilidir.
Eflatun'un üçüncü kaziyesi onun siyaset ve devlet teorisinin çatısını oluşturur; o da erdeme ulaşmaktan ve erdemli yaşamaktan başka hiçbir amacı olmaması gereken insanların bu amaçlarının ancak Kral- filozoflar'ın yönetiminde gerçekleştirebileceklerine dair olan inancıydı. Eflatun'un bu siyaset teorisinden totaliter ve despot bir cumhuriyet çıkması kaçınılmazdı.
Eflatun'dan bahsetmemizin sebebi, sadece onun bu konuları ele almış olmasından dolayı değil. Eflatun, bunları çok daha sistemli bir çerçeve içine oturtarak, türümüzün asli ve en kadim sorununu ele almıştır. Başka kültür havzalarında da benzer fikirler vardır. Nitekim Eflatun'u Musa aleyhisselamın şarihi görenler var, bence bu hiç de yabana atılacak bir fikir değildir. Eflatun, Sokrat ve daha önceki filozofların büyük bir bölümü merkezi Babil olan Keldani hikmetini çeşitli kavramsal çerçeveler geliştirerek tekrar edip durmuşlardır. Bu hikmeti Hz. Adem ve İdris'ten sonra bir daha yeniden formüle eden ve öğreten üç semavi dinin ortak atası Hz. İbrahim'dir. Eğer Hz. İbrahim olmasaydı ne mantık olurdu, ne Aristo'nun mantığından bahsetmek mümkün olurdu.
Bu anlattıklarımızın Nubuvvet'le olan ilişkisi ilk iki fikir düzeyindedir. Varlık âlemini büyük bir dağa benzetecek olursak, içinde yaşadığımız varlık alanı (dünya) bu dağın eteklerinin dibindeki mağaraya tekabül eder. Bizler, kendi başına bırakıldığımız takdirde bu mağarada yaşamaktayız; ne koskoca dağın varlığından haberimiz var ne de mağaranın dışındaki yaşayan varlıklardan. Mağaranın önünden gelip geçenlerin gölgesine bakıp duvara ne yansıyorsa, her şeyi ve her şeyin hakikatini bu yansımalardan ibaret kabul ederiz, üstelik bilgilerimizden şüphe etmek bile aklımızdan geçmiyor.
Peygamber, yani Nubuvvet misyonuyla bize gelen elçi iki şey söylemektedir: Mağaranın dışında çok daha farklı bir dünya var, bilmediğiniz bir varlık alanı, size bundan haber vermeye geldim. Eğer beni dinler ve sözlerime inanacak olursanız, ellerinizi bağlayan zincirlerin nasıl çözüleceğini ve nasıl bu esaretten kurtulacağınızı da öğrenmiş olursunuz. Benim sizin zincirlerinizi elimle çözme ve sizi zorla (Saytara) tutup mağaranın dışına çıkarma yetkim yok. Ben sadece bir tebliğci, hatırlatıcı ve yol göstericiyim. Size öğretmeye ve yol göstermeye geldim. Bana uyarsanız kurtulursunuz, karşı çıkıp yalanlarsanız ebediyyen bu esarete mahkûm kalırsınız.
Son yol gösterici
Son peygamber son yol göstericidir. Yani Nubuvvet zincirinin son halkası. Bundan dolayı Hatemü'n-nebiyyin'dir. Mührü vurdu ve aramızdan irtihal etti. Nubuvvet'in onunla sona ermesi, dünyevi tarihimizin ruhu olan Zaman'ın tabiatında katedilen merhaleyle ilgilidir. O, kendini Nebiyyü'l-asr olarak tarif etti: İkindi vaktinin peygamberi. Onunla Zaman'ın sonu arasında “iki parmak arası mesafe” var.
“Benim de atam” dediği Hz. İbrahim “öğle vaktinin peygamberi” olarak kutsal öğretiyi bir kere daha ve yeniden formüle edip tebliğ etti. Hz. Nuh “kuşluk vakti”nin, ilk babamız ve ilk peygamber olan Hz. Adem ise “Şafak vaktinin peygamberi”ydi.
Son Peygamber kendisinden önce gelen bütün peygamberleri (Nebi ve Resuller) doğruladı, teyid etti ve yüceltti. Filozoflar gibi yalanlamadı. Onunla Konuşan önce “kendi kendisine iman etmesi”ni talep etti ondan (2/Bakara, 285). Göğsünü genişletti (İnşirah) ve istifa seviyesine çıkarıp seçti, mustafa kıldı.
Biz varlık âleminin, bu alemin Hakikat'inden en uzak ve en aşağı (deni) seviyesinde bulunuyoruz. Buraya ait olan sadece tesviyemizin maddi malzemesi olan dünyevi tabiatımızdır. Biz meta-kozmik durumda –zamanın olmadığı Zaman'da- Hakikat'i çıplak şekliyle görmüş, ona katılmış ve onun kucağında soluk almıştık. Buraya gelişimiz bir tenzil-i rütbe demek olan hubut dolayısıyladır. Asıl ait olduğumuz güzellik yurdunda sadece kotalı bir zamanda ve kotalı bir yerde yapılmaması gereken bir şeyi yaptığımız için tenzil-i rütbeye müstahak olduk. Buraya geldik, her şeyi unuttuk ve yer kürenin arzına attığımız ilk adımla kendimize ait bir zaman (tarih) ve bir bilgi (kültür) edindik.
Varlığın bütünü gibi bu dünya da aslında hayli karışık ve karmaşıktır. Yollar labirent gibi, şifrelerin her biri başka bir anlam düzeyine sahip. Bir sırrı çözüyoruz, arkasından binlerce sır beliriyor. Her şey sır içinde sırdır.
Mağarada ellerimiz zincirli, gözlerimizin önünde sadece şeylerin görüntüleri var. İşin trajik tarafı, bir mağarada sıkışıp kaldığımızın bile farkında olamıyoruz. Mustafa makamında bizim içimizden çıkan ve bizim dilimizle konuşan Elçi, bize öteden, batından ve müteal olandan haber getiriyor. Elimizden tutup bize afakı tanıtmaya çalışıyor, afakın iz-düşümünün içimizde, enfusi varlığımızın derin tabakalarında olduğunu söylüyor. Bizden talep ettiği şey aklımızı ve vicdanımızı kullanmamız. Eğer bu iki insani ve başka yaratıklarda olmayan üstün melekemizi kullanacak olursak, onun ilim ve hikmet pınarından biz de faydalanabileceğiz.
İnsan bu dünyada “kendi başına terkedilmiş, yalnız bırakılmış değil”dir. Son Peygamber, son yol gösterici olarak, başıboş olmadığımızı hatırlattı bize. Şu hususların altını çizdi:
Herhangi cinsten doğru ve selamete götürücü bir yol haritasına sahip olmadıkça kurtulamazsınız. Hem kendinize, hem başkalarına (tabiata, canlılara ve diğer insanlara) zulmetmeyin. Yetimi koruyun, açları doyurun. Yuvasından kaçmış nefsinizin sonsuz istek ve arzuları peşinde koşturmayın. Kendiniz için istemediğiniz bir şeyi kardeşleriniz için de istemeyin. Adaletle hükmedin, zayıfın yanında yer alın, mazlum olanı koruyun, baskıcı ve tahakkümcü yöneticilere karşı korkusuzca hak sözü söyleyin. Gurura kapılmayın, kendinizi aldatmayın, kibirlenmeyin, yalan söylemeyin, haram lokma yemeyin. Selam verin ve selamı yaygınlaştırın. Faizden, alkollü içkiden, zinadan kaçının. İnsanların kanını ve namusunu kendinize haram sayın. Ne zulmedin ne zulme uğramayı kabul edin. Hiçbir zalime boyun eğmeyin ve hiçbir zalimin yanında yer almayın. “Kim bir zalime yardım ederse Allah onu kendisine musallat eder.” Sadece Allah'a kul olun, sadece O'nu yüceltin ve sadece O'dan yardım dileyin. O'nun dışında kalan herkes ve her şey önemsizdir.
O bize ve bütün insanlığa bunu öğretti. Ne öğrettiyse onu hayatında tatbik etti. Ve bu öğreti çerçevesinde toplumsal bir düzen kurmamız için yol gösterdi veya böyle bir toplumsal düzen içinde yaşamımızı öğütledi. Yeryüzünü bize mescit kıldı. Onun öğrettiklerinin hiçbiri tarihsel ve dönemsel değildir, tam eksine evrensel ve ebedidir. Selat ve selam üzerine olsun.