Geçen yıl İsrail'in hava saldırısı sebebiyle sıcak savaşın eşiğindeki Şam ve Tel Aviv'in son birkaç haftadır ikili görüşmelerden bahsetmeleri Ortadoğu'daki tüm hesapları yeniden değiştiriyor.
2000 yılından bu yana Suriye ile İsrail ilk defa Türkiye'nin arabuluculuğunda pazarlık masasına yeniden döneceklerini geçen hafta açıkça ilan ettiler. Bu ifadeler kuşkusuz iki tarafın Türkiye üzerinden aylardır gizli bir pazarlık yaptığını da ortaya koymanın ötesinde bölgede çok ciddi bir yeniden yapılanmanın başladığını işaret ediyor.
Bir kere, bölgede son 10 yıldır süren üçlü yapıda (direnç cephesi, Yeni Ortadoğu cephesi ve ılımlı cephe) önemli değişiklikler gözleniyor. İsrail'in geçen yıl bombaladığı bir ülkeyle bugün pazarlık masasına oturmaktan bahsetmedeki en önemli hedef artık herkesin tahmin edebildiği gibi, Suriye'yi İran'dan uzaklaştırmak ve arada barış imzalanmasa dahi, en azından Tahran'la ilgili bir takım hesaplar görülene kadar Suriye'yi denklemin dışında tutmak. Bu görüşmeler sonunda Golan'dan çekilip çekilmemek İsrail stratejisi açısından çok da önemli değil. Zira elinde 150'den fazla nükleer bomba bulunan İsrail için Suriye'den gelecek bir konvansiyonel saldırıda Golan'ın hiçbir stratejik önemi kalmadı. Zira bu tepelerin işgal edildiği 1967 yılından bu yana güç dengesi, harp teknikleri ve teçhizat tamamen farklılaştığı gibi, İsrail'in nükleer silah sahibi olması dengeleri kendi lehine çevirdi. Bu açıdan İsrail'in stratejik açıdan kendi işine yaramayan Golan'ı Suriye'ye Hamas ve Hizbullah'a desteğin kesilmesi karşılığında terk etmesi çok büyük bir barış hamlesi değil. Ancak Siyonist devlet açısından bu tepeleri kolay kolay bırakmayacağı yönündeki gerekçeler, 35 yerleşim birimine dağılmış vaziyette yaşayan 20 bin Yahudi'nin 1948 topraklarına geri yerleştirilmesi ve dörtte birini kullandığı Golan su kaynaklarına alternatif bulması. Yine en önemli nokta, Suriye'nin aradaki bu stratejik dengeyi kapatacak nükleer güce dönüşmesi ihtimali.
Tüm bunlar hakkında; arabulucu olan Türkiye'nin bir takım önerilerinin var olduğu tahmin ediliyor. Yerleşimcilerin geri dönüşünün belirli bir takvime bağlanması ve İsrail'in su ihtiyacını karşılamak için Manavgat suyunun daha ucuza verilmesi veya şu ana kadar çalarak kullandığı Golan suyunu bir süre satın alarak kullanması, Suriye'nin nükleer gücünün oluşum evresinde iken (Libya ve Kuzey Kore gibi) belirli güvenlik teminatları karşılığında durdurulması gibi öneriler bu çerçevede pazarlık masasında bulunuyor.
Batılıların ve İsrail'in benzeşen temel hedefi bölgede ılımlı Sünni ve ılımlı Şii devletlerin olması ve bu devletlerin birbirlerine güvensizliğine dayanan geçimsizlikleri ile kendi aralarında mesafeli olurken, Batı karşısında ılımlı bir siyaset izlemeleri. Bu hedef doğrultusunda Türkiye, Katar, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin başını çektiği “ılımlı Sünni eksen”in hâkim renk olduğu Ortadoğu'nun yeni haritasında İran ve Irak'a düşünülen rol ise ılımlı cici Şii devletçikler olmaları. Bu düzenleme için İran cephesinin biraz daha zayıflatılması gerekiyordu. Aslında Suriye-İsrail cephesinin hareketlenmesinin en temel hedefi bu genel stratejinin gerçekleştirilmesi içindi.
Bu temel strateji açısından bakıldığında Suriye açısından son gelişmeler ciddi bir cephe değişikliğinin kilometre taşı durumunda kabul edilebilir. Geçen yıl yapılan Annapolis zirvesine katılarak herkesi şaşırtan ve İran'ın öfkesine neden olan Şam yönetimi, bölgenin ılımlı rejimlerine katılma konusunda o tarihten bu yana tereddütlü de olsa önemli oranda mesafe almış görünüyor. Bu konuda geri dönüş her an mümkün olsa da, İran'la ittifakı sebebiyle Arap dünyasında hep yalnızlaşmış hisseden Suriye'nin kendisini bu durumdan kurtarma konusunda Türkiye'nin gizli görüşmelerde dillendirdiği önerilerine sıcak bakmaya başladığı anlaşılıyor.
Ancak Suriye, ılımlı bir şekilde yapmak istediği bu geçiş sürecinde Hamas ve Hizbullah gibi kendi güvenliği açısından da çok önemli olan Filistin ve Lübnan direnişlerini kolaylıkla feda etmeyecektir. Bu konuda kendisi açısından ara formül Hamas'ın sadece siyasi bürosunun Şam'da kalmaya devam edip, askeri kanadın belirli bir tavimle tamamen başka bir ülkeye taşınması olarak görülüyor. Filistinli grupların yakından izlediği süreç, şayet gerçekleşirse Filistinli grupların askeri kanadının Gazze veya Yemen'e taşınması ile sonuçlanabilir.
Burada dikkat çeken bir diğer unsur Türkiye'nin oynadığı net olmayan rol. Ankara her ne kadar Suriye ile İsrail arasında arabulucu gibi davranıyor olsa da tüm sürecin Amerika tarafından idare edildiğini düşünmemek için hiçbir neden yok. Daha önce Amerika'nın arabuluculuk yaptığı görüşmelerden başarısızlıkla çıkmış olan bölgesel pazarlıkların bölgeden bir aktörün ön planda bulunduğu süreçle yeniden diriltilmeye çalışılması görüntüsü bu açıdan herkesin imajını kurtarmaya yönelik bir formül. Yani, Suriye'yi denklem dışına çıkarma işi, Suriye, İsrail ve İran'la gayet iyi ilişkileri bulunun Türkiye dışında hiçbir güç tarafından yapılamazdı.
Kısacası, daha önce İsrail ile barış anlaşması imzalamış, Mısır, Ürdün ve El-Fetih tecrübeleri ortada iken Suriye'nin kolaylıkla İsrail'in her dediğine olumlu bakması, bu teklif Türkiye gibi ılımlı bir bölge gücünden bile gelse, mümkün değil. Ama Şam yönetiminin bu işin niyetine girdiği çok açık.