Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
A. Faruk Ünsal
Yasak Ülke - Doğu Türkistan 3
Cuma, 02 Mayıs 2008 12:29

23 Aralık'ta Hoten'den 20 km. uzaklıktaki Lop'a gidiyoruz. Burası küçük bir kasaba ama şehrin ortasından geçen büyük bulvar gerçekten etkileyici. Burada 200 yıllık tarihi bir cami var. 1920'de restore edilen Cami'nin mimarı daha sonra Türkiye'ye yerleşiyor ve burada ölüyor. Caminin kapısına camiye girmesi yasak olanların listesi asılmış. Doğu Türkistan'ın büyük şehirlerinin merkezi camilerine bu listeyi asmıyorlar, turistlerin dikkatini çekip eleştiri konusu olmasından korkuyorlar besbelli. Ama küçük yerlerde var. Yasaklananların listesi şöyle: Devlet işçi ve memurları ve emeklileri ve izine ayrılmış olanlar, partiye üye olmaya namzet öğrenciler, kent yöneticileri ve memurları, 18 yaşına girmemiş olanlar ve kadınlar. Tam biz bu yazıyı okurken bir kadın, kocası ve 5-6 yaşlarındaki bir çocuğuyla caminin yanına geliyor ve cami kapısında, tam da yasak listesinin altında, buz gibi bir bozkır ayazında ayakkabılarını çıkararak namaza duruyor. Kocası belli ki namazını başka yerde kılmış, karısının namazını bitirmesini bekliyor. Çocuk da annesinin yanı başında. Camiden içeri girmesi yasaklı olan iki kişi yasak levhasının altında. Fotoğraflıyoruz. Başka bir camiye gidiyoruz. Cami imamı Adil hoca İstanbul Küçükçekmece'deki akrabalarını bir iki sefer ziyarete gelmiş bir Uygur. Evine davet ediyor. Bayram sofrasına oturuyoruz. İhtiyatlı bir dille Türkiye'yi ve İslam alemini konuşuyoruz. Hac hatıralarından bahsediyor. İstanbul'u konuşuyoruz. Eminönü'ndeki camilerde binlerce “kepter”in serbestçe dolaştığından söz ederken Adil hoca'nın ağzının suyunun aktığını fark ediyoruz. Uygurların en sevdikleri yemeklerden biri de güvercin eti. Kızartmasını ve çorbasını yapıyorlar. “Kepter” diyorlar güvercine. Anlaşılan hoca bizim “kepter”lere göz koymuş ama denk getirip bir ikisini yuvarlayamamanın acısını halen unutabilmiş değil. Dikkat ediyoruz hiç bir yerde serçe bile göremediğimizi fark ediyoruz. Elden kurtulmuş bir iki kepter dışında canlı bir hayat yok sokaklarda. Zaten Çinliler kedi, köpek ve fare dahil hareket halindeki her şeyi götürüyorlar. Serçe ve kepterler de Uygurların vicdanına kalınca, dışarıda insan dışında canlı görmek neredeyse imkansız hale gelmiş. Adil Hoca'ya İstanbul'dan getirdiğimiz hediyeleri takdim ediyoruz. Karşılıklı dualarla vedalaşıyoruz.                     

 

24 Aralık Hoten'deki son günümüz. Kaşgar'a direk uçak olmadığı için önce Urumçi'ye oradan da Kaşgar'a uçacağız. Çarşı, pazar ve mescitleri geziyoruz. Arka sokakların Hoten'i, eşek arabaları, seyyar ayakkabı tamircileri, el arabasında yemek satanları ve bunları iştahla yiyen müşterileri, ateşte kelle, paça ütüleyenleri, közde yumurta pişirenleri, kaldırımlara kurulmuş ve çocukların binmek için can attığı küçük atlı karıncaları ve dilencileri ve avareleriyle ortaçağın canlı bir panayırı gibi. Meşhur Urumkaş Deryası'na gidiyoruz. Şehrin hemen dışından geçen cılız bir dere. Kim bilir, baharda coşuyordur herhalde. Özellikle yağmur mevsimlerinin getirdiği feyezan içinde mutlaka değerli Kaş Taşı da oluyormuş. Geniş dere yatağında havanın soğukluğuna aldırmadan yüzlerce Uygur kumların içinden gelecek olan zenginliğin kendilerine çıkması ümidiyle taş arıyorlar. Onların ümitlerine ve heyecanlarına ortak olmak için biz de iniyoruz dere kenarına. Gerçekten dere yatağındaki sonsuz miktardaki taş ve çakıl arasından Kaş Taşı'nı bulmak samanlıkta iğne bulmak gibi. Eğer bu kadar para ediyorsa az bile ediyor diye düşünüyor ve hava alanının yolunu tutuyoruz.

 

Urumçi 1 saat 45 dakikalık uçuş mesafesinde. Hesabımıza göre Urumçi'ye vardıktan sonra dört saat havaalanında bekleyip Kaşgar'a uçacağız. Bu süreyi havaalanında beklemek yerine, mihmandarımızın Urumçi'deki evine bıraktığımız eşyalarımızdan Kaşgar'a götüreceklerimizi almak için şehre inmek amacıyla kullanacağız. Yoğun bir trafikte güçlükle eve geliyoruz. Mükellef bir sofra bizi bekliyor. Yemekleri yiyip dinlenirken birden gözden kaçırdığımız bir şeyin farkına varıyoruz. Uçak biletlerinde yazan saatler Pekin saati, oysa Doğu Türkistan saati iki saat geride. Bilete göre uçağınız (Pekin saatiyle) 22:00'de ise Urumçi saatiyle 20:00'de kalkıyor demektir ve ona göre hareket etmelisiniz. Her ikisi de Doğu Türkistan'da olan iki şehir arasındaki uçak biletinde neden yerel saat değil Pekin saati yazdığını anlamak mümkün değil. Pekin'den bir Doğu Türkistan şehrine veya bir Doğu Türkistan şehrinden Pekin'e uçak biletinde Pekin saatinin yazılması anlaşılabilir.                                    

Biz saat 22:00'ye göre hareket ederken birden uçuş saatinin 20:00'de olduğunun farkına dehşetle varınca 45 dakika içinde nasıl uçakta olacağımızı düşünmeye başlıyoruz. Uçarcasına bir taksiye atlayıp bizler havaalanına yönelirken Kaşgar'a götürecek olduğumuz eşyalarımızın kendi evinde değil ilk gün gittiğimiz büyükannenin evinde olduğunu öğrenen mihmandarımızdan ayrılmak zorunda kalıyoruz. O, bir başka taksiyle eşyalarımızı alıp havaalanına gelecek. Havaalanına adeta dalış yaparak giriyoruz ve koşarak biniş kartlarımızı alıyoruz. Ve kontuar kapanıyor. Uçağa girmeden yapabildiğimiz son telefon konuşmasında mihmandarımız bir sonraki uçakla geleceğini ve kendisini mutlaka Kaşgar Havaalanında beklememizi tembihliyor. Çin'de ilk defa kendi başımıza kalıyoruz. Kolumuzdan tutulup zorla uçağa tıkılıyoruz. Uçağın kapıları kapanıyor ve telefonları kapatıyoruz. Mihmandarımızla irtibat kopuyor. 1 saat 45 dakikalık bir uçuşla Kaşgar'a iniyoruz. İngilizce bilen kimse yok. Nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Mihmandarımızı arıyoruz muhtemelen uçakta olduğu için telefonu kapalı. Nihayet İngilizce bilen biri yetişiyor imdadımıza. Urumçi'den gelecek bir sonraki uçağın iki saat sonra ineceğini öğreniyor. İki saat havaalanında beklemeyi göze alamıyoruz. Bize bir otel tavsiye etmesi ve bir taksi tutmasını rica ediyoruz. Fiyat pazarlığını yapıyor ve doğru otele gidiyoruz. Her türlü fiyat avantajları(!)ndan yararlanmaya açık bir turist gibi hissediyoruz kendimizi. Otele yerleştikten sonra mihmandarımızla telefon irtibatı kurmak için bir sonraki Urumçi uçağının yaklaşık iniş saatini bekliyoruz. Ve sonunda irtibat kuruluyor. Bir taksiyle adını verdiğimiz otele geliyor, buluşuyoruz. Omuzlarımızdan yük kalkmış gibi oluyor. 

 

25 Aralık sabah erkenden ilk işimiz Hiytgah Mescidi'ni ziyaret etmek. Burası “Bayramgah” anlamına gelen, şehrin en merkezi yerindeki çok büyük tarihi bir yapı. Cami, hacı Buserem Hatun tarafından 1440'da yaptırılmış. Süslemeleri, minareleri ve mimarisiyle tam bir Orta Asya mimarisi. Diyarbakır Ulu Camii ya da Şam'daki Emevi Camii'ni andırıyor. Kubbesiz, dar ve uzun bir yapı. Ahşap sütunları halen sapasağlam. Çok büyük bir avlusu var. Avluda, yazlık kullanım için veya mescid ana binası kapalı olduğunda cemaatin namaz kılabilmesi için 200 civarında insanın namaz kılacağı büyüklükte üstü kapalı gölgelikli yerler de var. Sabahın erken saatinde caminin içini dolaşıyoruz. İçeride Kur'an okuyan, tesbih çeken bir kaç Uygur görüyoruz. Avludaki etrafı açık gölgelik bölümlerde de bir iki kişiden oluşan küçük cemaatlar halinde sabahın ayazında namaz kılanları görüyoruz. Daha sonra, vakit namazları dışında da ne zaman cami avlusuna girsek mutlaka açık hava bölümünde kalabalık kitleler halinde namaz kılan insanları göreceğiz. Buranın adını “cemaati bitmeyen camii” koyuyoruz. Namaz kılanların büyük çoğunluğu orta yaş ve gençlerden. Daha sonra tuttuğumuz taksinin şoförünün de bizimle birlikte Hiytgah'ta namaza girdiğini görünce şaşırıyoruz. Cami imamına İstanbul'dan geldiğimizi söylüyoruz. Dikkatli ve ihtiyatlı bir sohbetten sonra hediyelerimizi takdim ediyor ve izin alarak cemaattin arasına karışıyoruz. Cami her meslek grubundan ve her yaştan insanlarla dolu. Cumaları 20 bin civarında, bayramları ise 60 bin civarında insan namaza geliyormuş Hiytgah'a. Sadece caminin avlusu değil meydana da taşıyormuş cemaat. Ve tabii Türkistan'ın geçek dini şöleni olan “sama” nın en görkemlisi de binlerce insanın katılımıyla bu meydanda yapılıyormuş. Dini hayatın bu kadar canlı olduğu bir başka İslam şehri neresidir acaba diye düşünmeden edemiyoruz. Burada Müslümanlar Çin baskısına rağmen Müslüman kalmanın ve bu kültürü nesilden nesile aktararak Müslümanca yaşamanın bir yolunu bulmuşlar. Dışardan gelenlere karşı gösterdikleri temkin, belli ki bir nevi var kalma ve kendilerini savunma psikolojisi nedeniyle. Ve bu temkin kendi içlerinde kültürün kuşaklara aktarılmasına engel olmayacak bir siyasi akla dönüşmüş. Hiytgah ziyaretimizi tamamlayıp Cami dışına, bu kadim Türk Şehri'nin büyük meydanına çıktığımızda şehrin mahmurluğunu üzerinden atıp canlanmaya başladığını görüyoruz. Kalabalık ve koşuşturmada yüzlerini tamamen örtmüş peçeli kadınları bile görüyoruz. Şaşırıyoruz.    

 

Sonraki durağımız Karahanlı Sarayının Has Hacibi, Kutadgu Bilig yazarı Balasgunlu bilge Yusuf'un kabri. Yusuf 1017-1077 yılları arasında Karahanlı devletinde yaşamış. Has Haciblik, Karahanlı Sarayında üst düzey bir bürokratik makam. Baş mabeyncilik makamı yani başbakanlık özel kalem müdürlüğü ile müsteşarlık karışımı bir göreve tekabül ediyor. “Mutluluk veren bilgi” anlamına gelen Kutadgu Bilig, mesnevi tarzında yazılmış aynı zamanda da bir siyasetname kabul edilen bilgelik eseri Yusuf'un. Türbeyi ve müştemilatını gezdikten sonra fatiha okuyup, dua edip çıkıyoruz. Uçağımız akşam üstü ve iyi bir planlama yapmazsak görülecek yerlerin bir kısmından feragat etmek zorunda kalacağız. Bir Uygur restoranında yemek yerken aynı zamanda kiraladığımız taksinin Kaşgarlı şoförü ile istişare ediyoruz. Kaşgarlı Mahmud'un kabri şehrin 80 km. dışında. Gideceğimiz diğer yerlere göre ters yönde olduğu için oraya gidip gelirsek diğerlerini görme imkânımız kalmayacak. Vazgeçiyoruz. Büyük kültür araştırmacısı ve İslam alimi Kaşgarlı Mahmud 1008-1105 yılları arasında yaşamış. İlk Türkçe-Arapça sözlük olan, belki sözlükten daha fazla karşılaştırmalı Türk diyalektleri ve etnografya çalışması olan Divan-ı Lügat-i Türk adlı dev eserin yazarı Mahmud, bu eseri ortaya koyabilmek için bütün Türkistan ve Anadolu'yu dolaşır. 80 km yol kat edip kabrine gitmektense bulunduğumuz yerden fatiha göndermeye karar veriyoruz. Otelden çıkarken resepsiyon görevlisinden görülecek yerlere ilişkin de tavsiye almıştık. Bize Apakh Hoca'nın kabrini görmemizi salık vermişti. Kabrin şehrin hemen çıkışında olduğunu söylemişti. Şoförümüze burayı da görmek istediğimizi söylediğimizde pek oralı olmuyor. Biraz da yüzü asılıyor. Israr ediyoruz. Sonunda açılıyor. Apakh Hoca bir haindi diyor. Çin imparatorlarıyla ittifak kurarak Yarkent hanı olmak karşılığında Türkistan'ın Çin işgaline girmesine sebep olmuş, bir de kendi kızını İmparatora vermiş. Doğrusunu Allah bilir diyor ve bir siyasi tavır olarak gitmekten vazgeçiyoruz. Eğer bu hikayeyi dinlememiş olsa idik belki bizler de bu İslam büyüğünün(!) görkemli türbesine gidip saygıyla dua edip, fatiha okuyacaktık. Çin devleti nasıl ki sıradan bir Uygur köylüsü olan Kurban Tulum'un heykelini Hoten'e dikerek adını yaşatıyorsa Uygurlara hakaret edercesine Apakh Hoca'nın kabrini de bir ziyaretgaha çevirerek Müslümanların maşeri vicdanını sürekli kanatıyor. Apakh hocanın hayatını, küçük bir hanlık elde etmek karşılığında bir milletin esaretine neden olmasını ve ebediyyen lanetle anılan bir gayretsiz(!) olarak algılanmasına yol açan siyasi hırsını ibretle tefekkür ediyoruz. Asıl adı Hidayetullah Hoca olan Apakh Hoca 1621 de Kumul'da dünyaya gelmiş Özbek asıllı bir Doğu Türkistanlı. 1667 yılında vefat eden Işkiyye tarikatı şeyhi olan babası Muhammed Yusuf Hoca'nın yerine geçer. Bütün Doğu Türkistan'ı dolaşarak mürid toplamaya başlar. O dönem Doğu Türkistan'ın tamamına, Yarkent'teki Seyyidiye Hanlığı hakimdir. Han olmayı kafasına koyan Apakh Hoca Tibet'e gider ve 6 ay boyunca ittifak arayışlarında bulunur. Sonunda Tibet Kralı ikna olur ve ordusuyla Apakh Hoca'ya yardıma gelir. 164 yıl hüküm süren Seyyidiye Hanlığı'nın 12. sultanı İsmail Han devrilir ve yerine 15 yıl Tibet himayesinde hanlık yapacak olan Apakh Hoca geçer. Apakh, Tibetlilerin rahiplerine verilen isim. Tibet ittifakı dolayısıyla halkın kendisine bu isimle hitap etmesi ihaneti ve zulmü dolayısıyla küçümsenerek anılmasını sağlamak için. Papaz Hoca demek gibi yani. Apakh Hoca döneminde Kur'an dışında bütün dini ve kültürel eserler yakılıp yıkılır, halkın tarihi ve geleneksel irtibatları tümden koparılır. Direnişler kanla bastırılır. Alimler idam ettirilir. Nihayetinde 1693'te zehirlenerek kendisi de öldürülür. İttifakını Çin İmparatorlarıyla da güçlendirmek için, “iğde kokulu kadın” namıyla bilinen güzel kızı İparhan'ı Çin İmparatoru'na verir. Daha sonra Çin İmparatoru ile birlikte olmayı kabul etmeyen onurlu kızı Pekin'de intihar eder. Apakh Hoca, 15 yıllık hanlığı karşılığında Doğu Türkistan'ın bağımsızlığını feda etmek ve bugünkü işgalin baş sorumlusu olmak suçuyla tarih mahkemesindeki yerini alır. 

 

Kaşgar'daki son ziyaretimiz 40 km uzaktaki Artuş şehrinde bulunan Abdulkerim Satuk Buğra Han'ın kabri. İlk Müslüman Türk hakanı olan Karahanlı sülalesinden Satuk Buğra Han 25 yaşında İslam'ı kabul ederek Türklerin kitleler halinde Müslüman olmalarını sağlamış. Doğum tarihi tam bilinmiyor ama 31 yıl hüküm sürdükten sonra 955 yılında Kaşgar'daki Artuş kasabasında hayata veda eder. Satuk Buğra Han, Maveraünnehir'de hüküm süren Samanilerin etkisiyle İslamı kabul eder. Hocası Ebu Nasir Samani'nin mütevazi kabri, Satuk Buğra Han'ın görkemli türbesinin dışında bir yerde, adeta Han'ını dışardan gelecek tehlikelere ve yanlış etkilere karşı korumak için ebedi nöbette. Türbeyi ve bahçesindeki Müslüman kabirleri ziyaret edip minnet duygularıyla dua ederek bozkırın ve bozkırlıların kalbine İslam'ı kazıyan bu kahramanları serhattaki nöbetlerinde rahat bırakıyor ve ayrılıyoruz. Havaalanına ucu ucuna yetişiyoruz. Gün boyu kiraladığımız ve bize bazen turist rehberliği de yapan, camide bizlerle aynı safta namaz arkadaşlığı yapan şoförümüzle vedalaşıp uçuş kartlarımızı alıp uçağa yöneliyoruz ki birden yol arkadaşımızın telefonunun kayıp olduğunu fark ediyoruz. Havaalanı kapısının dışına kadar geldiğimiz güzergaha yeniden bakıyoruz buluruz diye, ama nafile. Arabanın içine düşmüş olabileceği ihtimali beliriyor kafamızda. Şoförümüzle vedalaşalı 10 dk. kadar oldu. Kim bilir alandan aldığı yolcuyu nereye götürüyordur. Allah'tan numarasını almışız. Son bir umut arıyoruz. Telefon meşgul. Uçağa alınma anonsları yapılıyor. Görevlileri oyalıyoruz. Bir kez daha deniyoruz. Bu defa telefona cevap alıyoruz. Şoför şehre varmak üzere olduğunu söylüyor. Telefonun arabasında olduğunu söylüyor. Gidiş dönüş yol parasını vermeyi teklif ediyoruz. Şoför razı oluyor. Görevliler, anonsun bittiğini uçağın kapılarını kapatacaklarını söyleyip ite kaka bizi uçağa götürüyorlar. Mihmandarımıza, şoförü beklemesini en kötü ihtimalle ceza ödeyerek bir sonraki uçağa kalmasını söylüyoruz ve uçağa biniyoruz. Tıpkı Kaşgar'a gelirken olduğu gibi giderken de aynı aksilik ve stresle karşılaşıyoruz. Biz uçağa yerleştikten bir iki dakika sonra mihmandarımız soluk soluğa son yolcu olarak uçağa giriyor ve kapılar kapanıyor. 1 saat 45 dakikalık Urumçi uçuşumuza başlıyoruz. Bir başka ülkede olsa veya şoförümüz Uygur değil de Çinli olmuş olsa, acaba arabada kaybettiğimiz telefonu satmayı mı yoksa  bize getirmeyi mi tercih ederdi diye kendi kendimize soru sormadan edemiyoruz. 

 

26 Aralık Urumçi'deki son günümüz. Gece boyu yağan kar havayı iyice yumuşatmış ama yolları tutmuş. Uçağın kalkacağından şüpheliyiz. Biletimizde uçuş saatimiz 10:30 olarak görülüyor. Bunun Pekin saati olduğunu, Urumçi saatine göre uçuşumuzun 8:30 olduğunu Kaşgar yolculuğunda yaşadığımız tecrübeden dolayı artık unutmuyoruz. Her şey yolunda giderse 3,5 saat sonra, 14:00'te Pekin'de olacağız. Pekin'deki mihmandarlarımıza bizi karşılayacakları saati telefonla söylüyor ve uçağa biniyoruz. Kar yağışı iyice yoğunlaşıyor ve göz gözü göremez hale geliyor. Tam iki saat uçakta bekletiliyoruz. Ara sıra Çince yapılan anons ve yolcuların homurdanarak verdikleri tepkilerden uçuşun ertelendiğini anlıyoruz ama hostesler dahil uçakta İngilizce bilen biri olmadığı için uçuşun ne zamana kadar ertelendiğini anlamıyoruz. İki saat sonra el bagajlarımızı alıp aşağı inmemiz söyleniyor. Dışarı çıktığımızda yarım yamalak İngilizce'siyle bir yer görevlisinden yağışın üç gün süreceğini öğreniyoruz. Eğer öyleyse, Türkiye uçuşuna yetişmemiz mümkün değil. Bu şartlarda kara yolculuğu mümkün bile olsa en gerçekçi süre 4-5 günden aşağı olmayacak. Bu arada bir anons daha yapılıyor ve 4 saat sonra gelmemiz söyleniyor. Çaresiz, denileni yapıyoruz ve sıkıcı beklemeden sonra istenilen vakitte uçağa alınıyoruz tekrar. Uçağın içinde iki saate yakın bekletilirken uçağımızın buzlanmaya karşı özel bir sıvı ile yıkanmasını seyrediyoruz ve bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra sorunsuz bir uçuşla Pekin'e varıyoruz.

 

Çine gelip de görmemek olmaz, aksi takdirde Çin seyahati yarım kalır diye 27 Aralık gününü Dünya'nın yedi harikasından biri sayılan Çin Seddi'ne ayırıyoruz. Burası, MÖ 3. yy.  ile MS 17 yy. aralığında 20'den fazla krallık döneminde, ülkenin kuzey sınırını korumak amacıyla çeşitli bölümler halinde yapılan Dünya'nın en büyük savunma duvarı. Duvarın yıkık olan kısımlarıyla beraber uzunluğu 10 bin km. ama bugün ayakta kalan kısmı 3 bin km. Atların ve arabaların geçebileceği 6 mt kadar genişliğinde ve 6-7 mt yüksekliğindeki duvarda 200 mt. de bir gözetleme kuleleri var. Seddin aydan görülebilen tek insan yapıtı olduğu efsanesinin ise doğru olmadığını öğreniyoruz. Seddin bizim gittiğimiz bölümleri dağların zirvelerinden geçtiği için çok sisli ve korkunç soğuktu. Buna rağmen Seddin büyüsüne kapılıp üşüdüğünü hissetmeden gidebildiği kadar gitmek istiyor insan. Dalgıçların dip sarhoşluğu gibi.

 

Çin seyahatinin ikinci olmazsa olmazı olan Yasak Şehir ziyareti 28 Aralık Cuma gününün programı. Önce Tiananmen Meydanı'nın tam orta yerinde yapılmış olan Mao'nun Anıt Mezarına gidiyoruz. Fotoğraf makinelerini almıyorlar içeri. Makinelerimizi teslim edeceğimiz yer Mezarın giriş kapısında değil her nedense. Yolun karşısında, yakın sayılmayacak bir mesafede, fiş karşılığında teslim edip tekrar giriş kapısına geliyoruz. Uzunca bir kuyrukta bekledikten ve üst baş araması yapıldıktan sonra binadan içeri alınıyoruz. İçerisi sessiz, sadece yavaşça yürüyen ziyaretçilerin ayak sesleri duyuluyor. Şapkaların çıkarılması talimatı geliyor. Kabir odasına girdiğimizde başında askerlerin saygı nöbeti tuttuğu cam bir tabut içindeki mumyalanmış Mao'nun cesedini görüyoruz.  Önünden geçerek öbür kapıdan dışarı çıkıyoruz. Mutlak eşitlik ilkesi ile, herkesin her şeye ortak olacağı ütopik dünya iddiasıyla bu putperestliğin ve adam tapınmacılığın ne ilgisi var diye düşünmeden edemiyoruz. Hele ölülerin yakılarak küllerinin ya savrulduğu yada küçük mezarlara gömüldüğü Çin kültürüyle hiç bir alakası olmayan mumyalama ve teşhir etme uygulaması Lenin Usta'nın körü körüne taklidi değil de neydi acaba? Körü körüne taklit hangi sadra şifa olmuştu ki şimdiye kadar Çin'de de olsundu? Anıt mezardan çıkıp Meydanın öbür ucunda giriş kapısı olan Yasak Şehir'e giriyoruz. 

 

Yasak Şehir, Çin İmparatorlarının Sayalarının olduğu bir Şehir gerçekten. 8886 odalı, 720 bin metrekare alan kaplayan Dünya'nın en büyük saray kompleksi. İmparator'un izni olmadan kimsenin girmesine müsaade edilmediği için bu isimle anılıyor. Bir avludan bir başkasına geçilen, büyük odaları, meydanları, bahçeleri ve geçitleriyle rehber alınmadığında kaybolunacak kadar büyük ve karmaşık bir yer. Her yer kırmızı ve yaldızlı sarı boyalarının hakim olduğu gözleri yoran bir renk çümbüşü. Saraylarda Çinli, Moğol ve Mançu kökenli imparatorların şahsi, ve dönemlerinin askeri, bilimsel ve sanatsal eserleri sergileniyor. İhtişamın etkisinde kalmamak elde değil. Biri birinin benzeri onlarca mimari ve sanatsal yapıyı gördükten ve tam bir özet aldığınız intibaını elde ettikten sonra gezi anlamını yitirmeye başlıyor ve Yasak Şehir'den ayrılıyoruz. Cuma namazını kılmak üzere Çin'in en eski Mescidine gidiyoruz.

Niujie Mescidi 996 yılında Arab alim Nasurutan tarafından yaptırılmış. İsmin Nasreddin olma ihtimali uzak değil çünkü Çinliler Kur'an veya ezan okurken hem son derece bozuk telaffuzları hem de alışılmışın dışında bir makam ile nerdeyse Arapça'yı katlediyorlar. Etrafında kalabalık bir Müslüman mahallesinin oluşmasına sebep olan Çin'in en eski, en güzel ve tamamen klasik Çin mimari üslubuyla yapılmış olan mescid yapıldıktan sonra birkaç kez restore edilmiş. Caminin ilk yapıldığında mı bu mimari üslupla inşa edildiği yoksa sonradan mı bu şekli aldığına dair elde bilgi yok. Bu cami aynı zamanda İslam'ın Çin'deki mevcudiyetinin de tarihi hakkında ipucu veriyor. Cami avlusunun ortasında yine Çin mimari üslubuyla yapılmış ve ana mescid binasından yüksek olmayan bir kulenin üzerinde “minali” yazıyor. Buranın minare olduğunu anlıyoruz. Caminin içindeki kırmızı ve yaldızlı sarı renklere boyanmış duvarlar ve sütunlar, Yasak Şehir'in odalarından birini geziyormuş izlenimi veriyor. Çin üslubundaki çatı ve çatıya ana silüeti veren eğri ağaç profiller üzerindeki küçük hayvan heykelcikleri de tıpkı Yasak Şehir'dekiler gibi. Yani bu binaya dışardan bakılınca buranın bir Müslüman Mescidi olduğunu anlamak imkansız. Belki daha çok, sui generis cami mimarisinden bahsedilebilir. Dünyanın her yerinde, o bölgenin kendi yerel üsulubuyla da olsa kubbeleriyle, revaklarıyla, minareleriyle ilk bakışta mescid olduğunu rahatlıkla anlayacağınız bir “cami mimarisi”nden bahsetmek mümkün iken Çin'in başkentinde bu üsluptan bahsetmek mümkün değil. Bu mimari tavır, tam da Çin kültürünün yabancı kültürlerle hesaplaşma üslubu olan “direnmek ve karşı çıkmak yerine içine alarak mas etmek ve dönüştürüp kendine benzetmek” düsturuna uygun düşmektedir. Çin kültürünün dönüştürücü etkisini Çin siyasi tarihinde de açıkça müşahede etmek mümkün. Çin Saraylarında uzun süreler hükmeden Moğol ve Mançu hanedanlarına mensup İmparatorlar döneminde Devlet, imparatorların etnik aidiyetlerinden dolayı Mançu veya Moğol İmparatorluğu olarak değil -dönüşerek Çinlileşmiş olmalarından dolayı- Çin İmparatorluğu olarak bilinmektedir. Çin Müslümanlarının, etnik aidiyetlerini ayrılık vesilesi değil tanışma ve zenginleşme vesilesi olarak görüp İslam kardeşliği temelinde bir dayanışma tesis edememeleri durumunda Çin'in dönüştürücü etkisinin altında kalarak zamanla İslam'a yabancılaşacakları, bir kehanet değildir. Bu sorumluluk daha çok, İslam coğrafyasının diğer kısımlarıyla daha rahat ilişki kurma potansiyeline sahip olan, böyle olduğu için Arap ve Ortadoğu kökenli İslami cemaat ve örgütlerin uzantılarını şu veya bu sayıdaki mensublarıyla içlerinde barındıran Uygurlara aittir. Ama Uygurların Çinlilerle yaptıkları tarihi mücadelelerde Huiler'den bekledikleri desteği görememiş olmaları iki Hanefi Müslüman topluluk arasında kırgınlıkların ve güvensizliklerin oluşmasına sebep olmuş ve bu süreç Uygurlarda “negatif milliyetçilik” eğiliminin oluşmasına yol açmıştır. İslam Dünyası'na açılma kapısı olarak Türkiye'yi gören Uygurlar'ın Türkiye'de daha çok “milliyetçi” çevrelerle irtibat kurmaları da “negatif milliyetçilik” geliştirmelerinde ayrıca etken olmuştur. Uygurlara nispetle İslam Dünyası ile ilişki kurma beceresi düşük olan Huiler ise, kendi yurttaşları olan Uygurlarla da iyi ilişki kuramadıkları için adeta kendilerine has bir Çin Tipi Müslümanlık geliştirmişlerdir. Gelinen bu noktada, mezarlıklarını bile ayıran iki topluluk, bir araya gelip beraberlik inşa edeceklerine birbirlerinden ayrılıp aralarına duvar inşa etmişleridir. Uygurlar milliyetçileşerek, hem Huilerin sadece Uygurlarla değil İslam coğrafyasının diğer kısımlarıyla da son derece zayıf olan ilişkilerinin iyice kopmasına ve zamanla bir sui generis Çin Müslümanlığı geliştirmelerine sebep olma vebalini yüklenecekler hem de Çin'deki Müslümanlarla irtibatını soydaşları Huiler eliyle yürüten Çin Hükumetiyle iyi ilişkiler kurma fırsatından mahrum kalacaklardır.

           

Bu iki Müslüman halk arasındaki irtibatsızlık, belki tarafların sorumluluklarına uygun davranabilmelerine engel olmaktadır ama İslam Dünyası içinde bunu aşabilme fırsatı, Uygurlarla ya da bir başka deyişle Çin'deki Müslümanlarla en kolay ilişki kurabilecek olan Türkiye'de mevcuttur. Çin'in mevcut yasal mevzuatı özel okullaşmaya veya dernek kurmaya izin vermediği için özel okul açılabilmesi mümkün değildir. Türkiye'den Çin'deki Üniversitelere öğrenci göndermenin de pratik bir yararından bahsedilemez. Şimdiye kadar benimsenen, Uygur öğrencilerin Türkiye'ye getirtilmeleri bir yöntem olarak sürdürülmeye devam ettirilmelidir. Bu öğrencilerin gelmeleriyle Türkiye Türkçesinin yaygınlaşması ve böylelikle Türkçe kültür evreninin Uygur dünyasında okunmasının sağlanması, daha “milliyet ötesi veya uluslar üstü kardeşlik anlayışı”nın yaygınlaştırılmasını mümkün kılacaktır. Uygurca-Türkçe sözlüklerin ve mukayeseli dilbilgisi kitaplarının bastırılması da ayrıca bu kültürel köprünün temelini oluşturan önemli araçlardan olacaktır. Bütün bunlardan daha önemlisi ise Hui öğrencilerin Türkiye'ye getirilerek özellikle ilahiyat eğitimi görmelerinin sağlanmasıdır. Böylece hem Huilerin “Çin Tipi Müslümanlık” anlayışı geliştirmelerinin önüne geçilmiş olur, hem de Uygur-Hui kardeşliği temelinde güçlü bir yapı kurulabilir.

 

29 Aralık Çin'deki son günümüz. Mihmandarlığımızı yapan, bu süre içinde işlerini bırakıp bizimle dolaşma, ilgilenme lütfunda bulunan iki Uygurla vedalaşma vakti çatıyor. Bütün birlikteliğimiz boyunca yukarıda yaptığımız sosyal, siyasi, kültürel ve dini tahlillerimizi ilk defa duyuyor gibi ilgiyle dinliyorlar. Mutlaka kardeşlik hukukunu tesis edin, kardeşleşin mutlaka diye sıkı sıkı tembihliyoruz. İslam'ın Çin'deki geleceği Hui-Uygur kardeşliğinden geçer diyoruz. Allah'ın kardeş yaptığını kulların bozmasına izin vermeyin diyoruz. Pekin'de oturan mihmandarımız Çinli ev sahibinin dikkatini çekmesin diye bizi evine götürmemiş ama otelimize evde hazırlattığı yemekler getirmişti. Tekrar özür diliyor. İhtiyatını anladığımızı söylüyoruz. Daha özgür bir ortamda buluşma temennisinde bulunuyoruz. Ve içlerinden biri artık gözyaşlarını saklayamıyor. Arkamıza bakmadan uçağa yöneliyoruz. Her şey güzeldi. Allah'a hamd ediyoruz. 

 

Vesselam...

 

 

 1 2 3

 

 

 

Ahmet Faruk Ünsal: AK Parti eski Adıyaman Milletvekili

 

 

 

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
Piyasalar
  Alış Satış
Euro 1.9310 1.9403
Dolar 1.4220 1.4289
Sterlin 2.4090 2.4216
RÖPORTAJ
Anket
Türkiye - Bosna Hersek maçının en iyisi kimdi?








Foto Galeri
Videolar
Rüyalarınızın anlamını öğrenmek için tıklayınız