![]() A. Faruk Ünsal
|
Ertesi gün, 19 Aralık. Öğlene kadar Pekin'de dostlarımızla buluşup geziyoruz. Mihmandarlarımız Hoten'li. Burada Uygurlar, özellikle de Hotenliler Kaş Taşı işi yapıyorlar. Dünyanın en kaliteli Kaş Taşı Hoten'deki dağlardan ve Hoten'deki Urumkaş Deryası dedikleri dereden çıkarılıyor. En kıymetli olanları ise dereden çıkarılanlar. Büyüklüğüne ve rengine göre farklı fiyatları olabiliyor. Kahverengi, yeşil, sarı, kızılımsı ve beyaz renkli olanlarından en kıymetli olanı beyaz olan. Çinliler bu taşlardan küçük heykelcikler, kolye, bilezik, süs eşyaları vs. yapıyorlar ve iyi bir taşın fiyatı aynı büyüklükteki bir altın fiyatının iki üç katı edebiliyor. Mihmandarımızın dükkanında camekanların en korunaklı yerlerinde teşhir edilen işlenmemiş taşların en kıymetli olanlarından birkaç tane alıp inceliyoruz. Gülüyoruz, anlam veremiyoruz. Mamafih yakından bakılınca gerçekten pürüzsüz cam gibi bir taş olduğunu anlıyoruz, sanki mermerin çok daha kristalize olmuş hali gibi. Yolda görsek kıymet verip de eğilip almayacağımız taşlara burada verilen değere sadece bizler değil Uygurlar da şaşırıyorlar. Öyle olduğu için Uygur kadınları süs eşyası olarak altını tercih ediyorlar. 2008 Pekin olimpiyatlarında birincilik madalyası olarak altın madalya yerine Kaş Taş'ından yapılmış madalyaların verileceğini de öğreniyoruz bu arada. Daha sonra Yasak Şehir'i gezdiğimizde de görüyoruz ki en muktedir Çin İmparatorlarının en gözde süs eşyaları Kaş Taşı'ndan yapılma. Gerçek prestij taşı. Altından çok daha kıymetli olan bir nevi “Çin Altını”. Ama bildiğimiz kadar ya aynı kalitede olanı Çin dışında başka yerlerde çıkmıyor ya da onların verdiği değeri başka dünyalarda veren yok. Bu arada bir sözlük bulup İngilizcesi “jade” olan bu taşın “yeşim” olduğunu öğreniyoruz. Bizim bildiğimiz yeşil olan yeşim taşının Çin'de en kıymetsiz olanı yeşil olanı. Eğer doğru anladıysak Kaş Taşı dünyada çok nadir bulunan beyaz yeşim taşıymış.
Kaş Taşı ve değeri hakkında hayretler içinde kalarak havaalanına doğru yola çıkıyoruz. Bizi 3,5 saatlik uçuşla Uygur Bölgesi'nin başkenti Urumçi'ye götürecek uçağa biniyoruz. Çok sert bir soğuk var Urumçide, en az sıfırın altında 25 derece. Bizi karşılayan Urumçi'li mihmandarımıza, gece de olsa otele gitmeden önce kısa bir şehir turu ricasında bulunuyoruz. 4.5 milyon nüfuslu Urumçi geniş caddeleri ve modern binalarıyla tipik bir Çin metropolü ama camileri, geleneksel mimarisi ve yollarda gezen geleneksel kıyafetli Uygurlarıyla bir Uygur şehri de aynı zamanda. Urumçi'de yerel saat uygulaması var. Urumçi, Pekin'den 2 saat sonra ya da Türkiye'den 4 saat önde. Ama resmi yazışmalarda Pekin saati yazıldığı için kargaşa olabiliyor. Daha sonra Urumçi'den Kaşgar'a gitmek üzere uçak bileti aldığımızda, bilette Pekin saati yazdığını unuttuğumuz için uçağa zor yetiştiğimizi, arkamızdaki başka bir arabada eşyalarımızla birlikte gelen mihmandarımızın ise burun farkıyla uçağa yetişemediğini, zorunlu olarak Kaşgar'a tek başımıza gitmek, hava alanında taksi ayarlayıp bilmediğimiz bu şehirde otel aramak zorunda kalacağımızı bilebilseydik resmi saate dikkat ederdik tabii.
Bugün arife olduğu için Müslümanların işyerleri büyük ölçüde kapalı. Şehrin merkezindeki Uygurların Yang Hang Mescidinin civarına gidiyoruz. Mescid ışıl ışıl. Ertesi gün ki bayrama hazırlanmış. Hoperlordan yüksek sesle etkileyici bir ses ve makamla Kur'an okunuyor. Dondurucu soğuk olmasa kendimizi Mekke'de hissedeceğiz. Ama normal vakit namazlarında hoperlordan ezan bile okunamaz iken bugün yüksek sesle Kur'an okunmasının sebebi ertesi gün ki bayram. Yemek yiyecek yer bakınıyoruz. İyi yerlerin hepsi bayram tatiline girmişler bile. Salaş bir Uygur lokantası buluyoruz ve kalabalık bir aç kitlesinin arasında yerimizi alıyoruz. Ara sıra girip çıkan müşteriler dolayısıyla açılan kapıdan içeri acı bir soğuk giriyor. İçimizin üşüdüğünü ve titrediğini fark ediyoruz. Bütün Doğu Türkistan seyahati boyunca yiyeceğimiz olan koyun eti çeşitlerinden hazırlanmış yemeğimizi ısmarlıyoruz. Uygurlar yemeğe “tamakh” diyorlar. Buranın mutfağı çeşit yönünden bizle kıyaslanmayacak kadar fakir. Bir nevi sulu ve etli spagetti olan “lağman”, sulu ve etli küçük kare kare kesilmiş hamur parçalarından yapılan “soğman”; “kak” dedikleri kuru erik ve kuru üzümlü, havuçlu, etli Özbek pilavına benzeyen “Polo” ve bir çocuk yumruğu büyüklüğünde “manta” dedikleri mantı. Hamur içine koydukları eti pişirerek değişik şekillere göre değişik adlar alan etli ekmekleri “guştnan” ve “samsa”. Etler yağları ayrılmadan yemeklere konulduğu için yemekler korkunç yağlı. Belki de o soğukta başka türlüsü mümkün değil. Şiş ısmarlıyoruz. Bizi koyun etinin yağlarını ayırır gören müşteriler ilgiyle bakıyorlar ve etin en kıymetli yerini neden yemediğimize hayret ediyorlar. Çinlilerin -Uygurların da- yemek yerken kullandıkları çubukları kullanamıyor olmamız da ayrıca ilgi çekiyor ve bir yerlerden eciş bücüş iki çatal bulup getiriyorlar. Yağları ayrıldığı zaman muhteşem lezzetli şişleri dünyanın hiçbir yerinde yemediğimizi fark ediyoruz. Otelimize geldiğimizde resepsiyon görevlisiyle artık bir Çin klasiği olduğunu anladığımız vize muhabbeti yapıp ücretin yanı sıra depozitolarımızı da vererek dinlenmeye çekiliyoruz.
20 Aralık, Kurban Bayramının birinci günü. Uygurlar bayrama Arapça “iyd” kelimesinin galatı olan “hiyt” diyorlar. Mihmandarımız geliyor ve henüz şafak sökmüş iken otelden bayram namazı için camiye doğru ayrılıyoruz. Şehrin en merkezi yerindeki Uygur camisi olan Yang Hang Mescidinin içi ve avlusu dolmuş. Caminin üzerinde büyük bir pankartta Uygurca Arap harfleriyle “kurban hiytingizlerğa mubarek bolsun” yazıyor. Türkiye Türkçesi ile “kurban bayramlarınız mübarek olsun” demek. Cemaat kaldırımlara, yollara ve üstgeçitlere taşmış. İnanılmaz bir soğuk var. Herkes seccadesini sermiş seccade başında ayakta duruyor. Doğal olarak o soğukta namaz başlayana kadar kimse ayakkabılarını çıkaramıyor. Hoca sıcak caminin içinde, dışarıdaki cemaatin çektiği çileden habersiz, binlerce insanı dışarıda eksi 20 derece soğukta susta tutabilme otoritesinin tadını çıkarırcasına uzattıkça uzatıyor. Ve mütevekkil binler, ayakları donmasın diye adeta yerinde sayıyor. Bir askeri birliğin çıkardığı sese benzer ayak sesleri Urumçi sokaklarını dolduruyor. Bu arada yavaş yavaş uyanmaya başlayan şehrin Çinli sakinleri adeta bu askeri şovu izlemek üzere durmuş bizlere bakıyorlar. Nasıl bir güç bu kadar insanı bu kadar soğuk bir havada 2 saate yakın, bir yere kıpırdamadan tutuyor? Nihayet hoca belki insafa geldiği için belki de bu askeri şovun izleyenler üzerinde yeterince etki yaptığına inandığı için vaazı bitiriyor ve namaz başlıyor. Namazdan ve dualardan sonra cemaatin bir kısmı camii kapısının önünde bekleyen otobüslerle kabristana ziyarete gidiyorlar. Cemaatin büyük bir kısmı, avlunun içinde toplanıp ortada büyük bir meydan bırakacak şekilde seyir halkası oluşturuyor. Avlunun bir köşesine yerleşen bir zurnacı ve üç trampet davulcusundan oluşan mızıka ekibi çok hoş ve yüksek tempolu bir müzik şölenine başlıyorlar. Bu arada ortadaki meydanda gençler gittikçe kalabalıklaşarak ve trampet temposuna uygun olarak Allah sesleriyle dönmeye başlıyorlar. Tam bir vecd hali. Muhteşem bir duygusal atmosfer ve manzara. Uygurların “Sama” dedikleri bu semah, bayram günlerine has bir dini eğlence, görsel ve işitsel bir şölen. Bütün trafik duruyor. Sadece cami avlusundaki seyir halkası değil yoldan geçen Çinliler de seyre dalıyor. “Sama” nın asıl muhteşem olduğu yer Kaşgar'daki Hiytgah Mesicdi. Adından da anlaşılacağı gibi Hiytgah Mescidi, zamanında Cuma ve Bayram namazlarını eda etmek için şehrin merkezindeki büyük meydanın ortasına inşa edilmiş, çok büyük bir avlusu olan cami. Bayram günleri bu meydanda namazı müteakip binlerce insanın seyrettiği binlerce insan “sama” yapıyormuş. Kaşgar'dakine nispetle oldukça mütevazı sayılan Urumçi'deki “sama” törenini gördükten sonra neden Bayram namazını Kaşgar'da kılmadık diye hayıflanıyoruz. Ama bir dahaki seferi Ramazan'da yapılacak olan “sama”yı orada izleme şansımızın olmadığına üzülmekten başka yapacak bir şeyimiz olmadığını da biliyoruz.
Namaz faslı bittikten sonra mihmandarımızın evine gidiyoruz. Aile, büyükannenin evinde toplanmış. Amcalar, halalar, kuzenler. Evdekilerle bayramlaşıyoruz. Bu arada evin reisi kaşla göz arasında büyük oğluyla dışarıda kurban kesiyor. Misafir odasında bayram sofrası hazır. Kuruyemişler, pastalar, meyveler, yemekler ve en önemlisi bayramlara has “sanzı” sofrayı süslüyor. “Sanzı”, her bir teli 4-
21 Aralık sabahı kiraladığımız arabayla mihmandarımız geliyor. Şoförümüz Çinli Çang. Arabada yemek üzere taze yapılmış “samsa” alıyoruz yanımıza. “Samsa”, kuyu tandırın kenarlarına yapıştırılarak pişirilen, içinde kuşbaşı et olan 10-
Turpan'ın
Turpan'da göreceğimiz son yer “Kariz”ler. Türkçesi “kehriz”. Yer altı kanalı demek olan bu yapılarla 2000 yıl önce Tanrı Dağları'ndan Turpan'a su getirilmiş. 1200 civarında kariz yapılmış. Bu kanallar olmasa Turpan'da yerleşim ve de dünyaca meşhur Turpan üzümü olmayacakmış. Deniz seviyesinin 154 mt. altındaki Turpan çöküntüsü hem kuraklığı hem de yazın 50 derecenin üstündeki sıcaklığı ile yaşanması imkansız bir yer olurmuş. “Kariz”leri gezdikten sonra dışarı çıkıp tuvalet arıyoruz. Hemen dışarıda yan yana iki küçük tuvalet var biri kadınlar diğeri erkekler için. Tavanı olmayan, içinde suyu olmayan, üç duvarla çevrili, dördüncü tarafında ise en ufak rüzgarda uçuşan, kapı niyetine konulmuş kırmızı bir perdesi olan ve sadece büyükçe bir çukuru duvarla çevirmekten ibaret olan tuvalete burnumuzun direği kırılarak ve iğrenerek giriyoruz. Burası turistik bir yer. Yerlisi ve yabancısıyla binlerce insan, 2000 yıl önce yapılmış dünyanın en ilginç mühendislik yapılarından biri olan “Kariz”leri görmeye geliyor. Ama 2000 yıl önce kilometrelerce yeraltı kanallarıyla Tanrı Dağlarından su getirenlerin torunları, ibretle ve hayretle müşahede ediyoruz ki, insanın gireceği vasıfta bir tuvalet yapmayı ve bu tuvalete su getirmeyi becerememişler.
22 Aralık'ta, 1 saat 45 dakikalık bir uçuşla Hoten'e gidiyoruz. Burası en kıymetli Kaş Taşlarının çıkarıldığı bir Uygur şehri. İki Uygur mihmandar tarafından havaalanında karşılanıyoruz. Geniş caddeler, ve büyük meydanıyla artık alıştığımız bir kent planlaması. Burada Çinli nüfus ya çok az ya da fazla görünür değiller. Şehrin geniş meydanında Mao ile Kurban Tulum'u yan yana gösteren büyük bir heykel var. Kurban Tulum, Mao'nun Pekin'de yaptıklarını takdir edip kendisini görmek için eşekle yola çıkan sakallı bir Uygur köylüsü. Büyük çölü geçmeyi başaramayıp geri gelir. Mao bu olaydan haberdar olur ve Hoten'e gelince Kurban'ı ziyaret eder. Bu heykel bir anlamda Uygur halkının Mao'ya biatının heykeli gibi dikilmiş şehrin meydanına. Akşam ve yatsı namazlarını Hoten Büyük Camiinde kılıyoruz. Cami 1880 yılında Yakup Bey tarafından yaptırılmış. Namazdan sonra genç imam bayram ziyareti için evine davet ediyor. Misafir odasında geleneksel bayram sofrası bizleri bekliyor. Cemaatten meraklı birkaç kişi daha eşlik ediyor imamın evine. Eve girerken mihmandarımız tarafından ziyaretimizi kısa tutmamız konusunda usulca uyarılıyoruz. Eğer ziyaretimiz bayram ziyareti süresini aşarsa, imamın yabancıları evine davet etmesi güvenlik birimlerinin kulağına gidebilir ve hoş olmayan sorulara muhatap olabilirmiş. Evde çok dikkatli bir üslupla Müslümanların kardeşliğinden ve dayanışma içinde olmaları gereğinden bahsediyoruz. İmamın dört yaşındaki oğlu Abdurrahim dilinin döndüğünce fatiha okuyor ve “sama” dönüyor. Neşeleniyoruz. Gülüyoruz. İstanbul'dan getirdiğimiz hediyeleri takdim ediyoruz ve daha fazla kalarak kimseye rahatsızlık vermeden izin isteyip ayrılıyoruz.
| Alış | Satış | |
| Euro | 2.0163 | 2.0260 |
| Dolar | 1.5941 | 1.6018 |
| Sterlin | 2.3700 | 2.3824 |



















