Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
A. Faruk Ünsal
Yasak Ülke - Doğu Türkistan 1
Cuma, 02 Mayıs 2008 12:40

Yaklaşık 1 milyar 300 milyon nüfusu ile dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin Halk Cumhuriyeti hakkında doğru bilgilere ulaşmanın tek yolu doğru tahmin yapmaktan geçiyor. Ekonomisini liberalleştirmiş ama siyasi ve toplumsal hayatını halen tek parti diktatoryası altında tutan bu sui generis sistemin bütün istatistikleri ya sistemin başarısını tescil etmek için masa başı imalatı ya da toplumsal konsolidasyonunu sağlama endişesinin gölgesi altında. Hal böyle olunca istatistiğe konu olan ve doğal olarak kendine ait bilgilerin çarpıtıldığına inanan sosyal/etnik/demografik taraflar da kendi kalitatif ve kantitatif büyüklüklerini ortaya koymak için bir başka abartının içine girebiliyorlar. Bu ihtiyat ile bakar isek, resmi olarak Çin'deki Müslüman nüfus, 10 milyon kadarı Sincan bölgesindeki Uygurlar, büyük bir çoğunluğu ise Pekin, etrafı ve doğusundaki 50 milyon civarındaki Huiler (Müslüman Çinliler)den müteşekkil. Kimi Müslümanlara göre ise 200 milyon civarında. Çin'in en batısında yer alan  Sincan Eyaletinin ise resmi olarak 20 milyon olan nüfusunun, %43 ünü Uygurlar, %43,2 (!) ini de Hanlar (Çinliler) -Uygurlar kendi aralarında Hanlara hakaret ve küçümseme ifadesi olarak Khıtay diyorlar- %6,5'unu Kazaklar ve %5'ini de Huiler oluşturuyor. Uygurlar Huilere Tungan diyorlar, yani kendi lehçeleriyle söyledikleri bu kelimenin anlamı “dönme” demek. Budistlikten İslam'a dönen anlamında kullanılıyor.

 

Çin'in batı tarafında yer alan, resmi adıyla Sincan Uygur Özerk Bölgesi, o bölgede yaşayan Türk kökenli topluluklar nezdindeki adı Doğu Türkistan olan bölge ki bu ismi kullanmak resmi olarak yasaktır, Çin topraklarının 1/6'sını oluşturur. Rusya, Moğolistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan gibi çoğu Müslüman olan halklara komşu olan kritik bir jeo-politiği vardır. Türkiye'nin iki katından daha büyük olan bu bölge çöller ve dağlarla kaplı sert karasal iklimin hüküm sürdüğü bir yerdir. Tanrı ve Altay Dağları, Taklamakan Çölü buradadır. Çin nükleer denemelerini bu bölgede yapmaktadır, dolayısıyla nükleer serpintiden etkilenenler Uygurlar olmaktadır. Üzümleri dünyaca meşhur, deniz seviyesinin 154 mt. altındaki Turpan Çöküntüsü buradadır. Altın, doğalgaz, petrol, değerli taş ve kömür yatakları açısından zengin bir yerdir. Körfez Bölgesinden deniz yoluyla petrol taşımanın getireceği riskleri minimuma indirecek Hazar petrol ve doğalgazının Çin'e boru hattı ile taşınma güzergahı bu bölgeden geçmektedir. Yani bölgenin önemi, hammadde ve enerji açı Çin için sadece bugün değil tarihte de biliniyordu ve sürekli çekişmelere sebep oluyordu.  

 

17. yy sonlarından itibaren uzun süre devam eden saldırılar sonrasında 1884'te Çin'in 19. Eyaleti ilan edilen Doğu Türkistan'ın adı, Çince anlamı “yeni fethedilmiş topraklar” demek olan Sincan olarak değiştirilir. İşgal ve esaret 1933'e kadar sürer ve o yıl Doğu Türkistan'ın ilim ve kültür şehri Kaşgar'da Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulur. Batı Türkistan'ı (Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Azerbaycan) elinde tutan ve bağımsızlık hareketinin kendi topraklarındaki Müslümanlara kötü örnek(!) olacağından korkan Sovyetler Birliği'nin kışkırtma ve desteğiyle Çin bu hareketi bastırır. 11 yıl süren direniş sonrasında bu defa Doğu Türkistan'ın kuzeyini kurtaran Uygurlar 1944'te Gulca şehrinde Şarki Türkistan Cumhuriyeti'ni kurarlar. Gelişmelerden rahatsız olan Stalin, o dönem Milliyetçi Çin ve Kızıl Çin rekabetinde kazanan taraf olan Mao'ya destek vererek ancak 5 yıl yaşayabilen bu Cumhuriyeti 1949'da el birliği ile yıkarlar ve böylece halihazırda devam eden sürec başlamış olur. Bu tarihten sonra Çin hükümeti bölgeye Çinli nüfus yerleştirme politikasını uygulamaya başlar. 1953 yılında bölgedeki çoğunluğu %75 olan Uygur nüfus bugün neredeyse azınlık konumundadır. 1963 Eylül'ünde Gulca'da yine bir ayaklanama olur ama çok sert bastırılan bu ayaklanma sonrasında Kazakistan'a kaçışlar yaşanır. Sovyet Blok'unun çözülmesi sürecinde tetiklenen özgürlük taleplerinden esin alan Nisan 1989 Tienanmen Meydanı olaylarını, bütün dünyanın hayret bakışları altında şiddetle bastıran Çin yönetimi olaylarda aktif yer alan Uygurları kendi bölgelerinde çok daha baskıcı bir uygulamaya maruz bırakır, keyfi idamlarla pek çok insanı yok eder. Mao döneminde tamamen kapalı olan ve ölümünden sonra Deng Şiao Ping döneminde açılan camiler 1990'dan sonraki Xian Zemin döneminde neredeyse kapanma noktasına gelir. Birçok caminin kapısına camiye girmesi yasak olanların listeleri asılır. 18 yaşın altındakiler, kadınlar, devlet memurları ve emeklileri, parti mensupları, belediye başkanları hep bu yasak listesinde sayılanlardandır.      

 

Çin'e bağlı üç özerk bölge olan Uygur, Tibet ve İç Moğolistan bölgeleri arasında en büyük zulme, İslam dünyası ve Batı Türkistan ile demografik ve inançsal bağı olan Uygur bölgesi katlanmaktadır. Moğolistan'ın dünya siyasetinde iddiasız ve etkisiz bir devlet olması ve Çin sarayında uzun süreler Moğol hanlarının hüküm sürmesi Çin ile aralarında nispi ünsiyet oluşmasına neden olmuştur. Dalay Lama'nın uluslararası saygınlığı nedeniyle de Çin hükümeti Tibet'te daha dikkatlidir. Uygur bölgesindeki genel uygulamalar ise çok serttir. Özellikle “mecburi kürtaj” uygulaması Uygur bölgesinde görece daha acımasızdır. Çinliler için bir, azınlıklar için iki olan çocuk sınırlamasında eğer fazla hamilelik devlet tarafından tespit edilmiş ise mecburi kürtaj yaptırılmaktadır. “Mecburi kürtaj” uygulaması, hamilelik aşamasında cinsiyeti tespit edilen bebeklerin kız ise düşük yaptırılarak öldürülmelerine sebep olmakta ve kadın, erkek nüfus dengesinde ciddi bir bozulmaya yol açmaktadır. Bu bozulma elbette sadece Uygurlar için değil Çinliler için de söz konusudur. Mamafih Uygurlar çok çocuk yaparak kimilerini rüşvetle nüfuslarına kaydettirmektedirler. Kaydettiremedikleri resmi olarak “yok” durumundadır. “Yok çocukların” durumu ise büyük bir sorun olma potansiyeli taşımaktadır. 

 

Bu genel bilgileri alarak doğrusu biraz da tedirginlikle başlıyoruz Çin yolculuğumuza. Valizimizde bulunan ve Türkiye'de okuyan Uygur öğrencilerden birinin ailesine iletilmek üzere verdiği 4 adet Risale-i Nur Uygur tercümesi tedirginliğimizin bir başka sebebi. 9 saatlik bir uçuştan sonra 18 Aralıkta ikindi vakti iniyoruz Pekin'e. Dönüş yolculuğumuz batı yönündeki uçuş olduğu için 10,5 saat sürecek. Pekin bizden 6 saat önde. Burada üniversite okumaya gelen az sayıdaki Türk öğrencilerden biri bizi karşılamaya gelecek. Beklediğimizden daha rahat gümrükten geçiyoruz ve çıkışta adımızın yazılı olduğu bir kartonla bizi bekleyen Türk öğrencinin yanına gidiyoruz, kendimizi tanıtıyoruz. Uygur asıllı iki Müslüman da bizleri karşılamaya gelmiş. 1996'da Türkiye'de 6 ay kalmış olan, Türkiye Türkçesini iyi konuşan ve Türkçeyi unutmamak için sürekli internette Türkiye gazetelerini takip edeni Erbakan-Çiller hükümetinden, 28 Şubat'tan, Erdoğan'ın seçim zaferlerinden, Abdullah Gül'ün seçiminden ve duydukları sevinçten ve sınır ötesi harekatlardan bahsediyor. Doğrusu bu kadar güzel bir Türkçeyle bu kadar detay malumat sahibi biri yabancılık hislerimizin hemen dağılmasına yol açıyor. Dondurucu soğuk ve sisli yüzüyle bize merhaba diyen 20 milyon nüfuslu Pekin, 27 milyonluk Şang Hay'dan sonra ülkenin en kalabalık şehirlerinden. Pekin'de 2,5 milyon Müslüman olduğundan bahsediyorlar. Doğrusunu Allah bilir. Rakamlar konusunda ihtiyatı elden bırakmıyoruz. Gidiş geliş-bölünmüş çok geniş yolları, bunlara paralel yan yolları, üç arabanın yan yana park edebileceği genişlikte kaldırımları, modern yüksek ve bakımlı binalarıyla Pekin'den etkilenmemek mümkün değil. Bu kadar geniş yollara, metrolara ve yaygın bisiklet kullanımına rağmen bezdirici bir trafik var. Hele iş çıkış saatlerinde insanlar iki saatten önce gidemiyorlarmış evlerine. Bunu bilen Pekinliler bütün beşeri ihtiyaçlarını görerek biniyorlar arabalarına. Aksi takdirde kilitlenmiş bir trafiğin ortasındaki arabada vay halinize. Durum yaya olsanız bile pek değişmiyor. Yakınlarda bir tuvalet bulmanız ve bunun alıştığınız standartlarda temiz olması ihtimali çok zor ve şans işi.

 

Yolda Pekin'i ve buradaki Müslümanları konuşuyoruz. Huiler ile Uygurların ilişkileri nerdeyse yok gibi. Karma evlilikler on binde bir bile değil. Pazar ekonomisi modelini uygulayan Çin'de özel teşebbüs mevcut ama sosyal ve siyasal hayat devletin tam denetimi altında olduğu için cemaatler, dernekler, siyasi partiler veya vakıflar yok. Ekonomik bir faaliyet olmaktan çok bir endoktrinasyon faaliyeti olarak değerlendirildiği için özel okul açılmasına da müsaade yok. Bu türden bütün faaliyetler yasa dışı. Hal böyle olunca dünyanın birçok yerinde okullar açan Türkiye'li gruplar Çin'e girememişler. Onlar da daha çok Pekin Üniversitesine Türkiye'den öğrenci göndererek devletin okullarında varlık göstermeye çalışıyorlar, tabii kendi okullarında yakaladıkları başarıyı göstermeleri imkansız. Bütün sosyal organizasyonların devletin tekelinde olduğu bu vasatta gerçek muhatap bulmanız için ya çok ciddi anlamda toplumun kılcal damarlarını yakalamanız ve gerçek (yasal olmayan) faaliyetlerini, duygu ve düşüncelerini size anlatacak kadar kendilerini size yakın bulan ve güvenen insanları bulmanız gerek ya da camilerdeki imamların veya resmi İslam Merkezleri'ndekilerin söyledikleriyle yetinmeniz. Uygurlar defalarca Çin devletine başkaldırdığı için devletin Müslümanlara ilişkin resmi merkezlerinde daha çok Huiler var. Bu uygulama nedeniyle doğal olarak sisteme yabancılaşan Uygurlar Huilere de yabancılaşmışlar. Ayrıca komşu Türk devletleriyle ilişkileri nedeniyle Uygurlar dünya Müslümanlarıyla ve İslami hareketlerle daha sahici ilişkiler kurabilmeyi başarmışlar. Huiler ise devletin kendilerine tanıdığı resmi nisbi serbestlikle yetiniyorlar. Kuranı Kerim basılması ve resmi dini eğitim ve biraz Suudilerin de resmi yardımları Huiler için yeterli olmuş. Tabii Hui gençliğinin İslam ile ilişkileri de Uygur gençliğine nispetle daha sözde.  Uygurlar ile Huiler arasındaki ilişkilerin kopuk olmasının bir başka sebebi de, Türkiye ile ilişkide bulunan Uygurların daha çok buradaki milliyetçi(!) çevrelerle irtibat kurmaları ve bu çevrelerin Çin'de yaşayan Müslümanlar için İslami hassasiyete uygun olarak kardeşlik hukuku tesis etme gayreti yerine, Huilerin İslami bilinçte olmamaları nedeniyle yaptıkları hatalarını sürekli örnek göstererek Uygurlardaki güvensizlik duygularını ve doğal milliyetçileşme eğilimini körüklemeye çalışmalarıdır. Uygurlar damak zevki çok farklı olmasına rağmen yemek yemek için helal yemek yiyebilecekleri Hui restoranlarına veya namaz kılmak için Hui camilerine gidiyorlar. Zaten Pekin'de Uygurlar çok azlar, camilerin hepsi Huilerin. Bütün bu kopukluğa rağmen Uygurlar, Huilerin yaşadığı, Pekin'e 1000 km uzaklıkta bulunan Yunnan ve Lancu eyaletlerinde kiraladıkları evlerde Uygur çocuklarına el altından dini eğitim veriyorlar. Buralardaki nisbi dini serbestlik ve ne kadar da olsa Müslüman bir çevre içinde olmanın getirdiği güven sayesinde yer altı medreselerini faaliyette tutmaları mümkün olabiliyor. Bizi şaşırtan şey, bu medreselerde sadece klasik dini ilimlerin öğretilmesi değil, yanı sıra çağdaş İslami yazarların da okutulması: Seyyid Kutup, Muhammed Kutup, Said Havva, Yusuf Kardavi gibi. Uygurlara, kardeşlik atmosferinin ne kadar önemli olduğunu, medreselerini bu bölgelerde yapmalarındaki hikmeti tekrar düşünmeleri gerektiğini tavsiye ediyoruz. Bütün ilişkilerini milliyet esasına göre kurmak yerine Allah'ın emrettiği kardeşlik hukukunu tesis etmeye göre kurmak, Huilerin hükumetle kurdukları iyi ilişkilerden Uygurların da faydalanmalarına ve nisbi olarak daha serbest hareket etmelerine yol açacağını, yanı sıra  Huilerin de bu süreçte eğitilmelerine sebep olacaklarını söylüyoruz. Ve ölülerini dahi Pekin'de gömmeyip Doğu Türkistan'a götüren Uygurlara, mezarların tapu senedi olduğunu, sırf bu sebepten bile olsa ölülerini Pekin'de gömmeleri gerektiğini söylüyoruz. Anlaşıldığımızdan emin değiliz. Kim bilir, belki de biz onları anlayamıyoruz?  

 

Bol trafikli yolculuğumuz keyifli ve yeterince konuşmaya zaman bulduğumuz verimli bir toplantıya dönüşüyor. Otelimize girmeden ve yemeğimizi de yemeden Tienanmen'i görmek istiyoruz. Kelime anlamı Cennet Barışının Kapısı demek. İnsanda mesafe duygusunu yok edecek kadar dümdüz olan Pekin'in göbeğindeki bu dümdüz meydan 1 km uzunluğunda ve en azından  600 mt genişliğinde devasa  bir yer. Dünya'nın en büyük meydanı. Etrafındaki geniş yollar ve kaldırımlarla beraber düşünülürse devasa bir düzlük. Meydanın tam orta yerinde Mao'nun anıt mezarının olduğu, duvarlarla çevrilmiş büyük bir bina da yapılmamış olsa, bir ucu Yasak Şehir'in görkemli kapısına dayanan, öbür ucunda geleneksel Çin mimarisiyle yapılmış bir iki tarihi binanın yer aldığı bu düzlük mahşer yeri intibaı verecek büyüklükte. Konfiçyüsçü, Taocu ve Budacı kültürde ölüler yakılıp külleri gömülürken, Lenin'e özenen Mao, camekan içinde mumyalanmış cesedinin sergilendiği büyük bir anıtmezar yaptırmış bu tarihi meydanın tam orta yerine. Arabadan iniyoruz, korkunç bir soğuk var. Etrafımızı saran seyyar satıcılar hediyelik eşyalar ve Rus modeli kızıl yıldızlı kalpaklardan satmak istiyor. Kalpak iyi bir tercih ama mihmandarlarımız Türkistan kalpaklarını önerince kulaklarımızın hissizleşmesini göze alıp vazgeçiyoruz. Akşam yemeği için Hui restoranını tercih ediyoruz. Damak zevkimize uymayan helal Çin yemekleri yiyerek otelimize geçiyoruz. Otele kayıt yaptırmak üniversiteye kayıt yaptırmak kadar zor ve formalitelere tabi. İngilizce bilen neredeyse yok gibi. Mihmandarlarımız olmasa ciddi anlamda zorlanacağız. Kayıt için pasaportlarımızı veriyoruz. Pasaportlarımızı karıştırıp vize sayfalarında Çin vizesi arıyorlar. Göremeyince kayıt formundaki vize tarihi ve numarası yerlerine ne yazacaklarını tartışıyorlar. Biz, yeşil pasaportumuz olduğu için Çin'in vize uygulamadığını söylüyoruz. Kaldı ki “pasaport polisi zaten sınırda giriş damgası basarak bizim ülkeye girmemize izin verdi” diyoruz. Akıllarına yatmıyor. “Polis misiniz otel görevlisi misiniz?” diye soruyoruz, “polis görevini yapıp bizi ülkeye sokmuş size ne, siz kendi işinize bakın” diyoruz. Ama bir türlü ikna olmuyorlar, madem otel kayıt formunda vize tarihi ve numarası soruluyor o halde buraların doldurulması gerek! Vize tarihi olarak “giriş” damgasının tarihini yazmalarını söylüyoruz. Aralarında mini bir toplantı yaptıktan sonra biraz ikna olmuş gibiler. Ve sonunda büyük başarı geliyor, otele kayıt oluyoruz! Daha sonra vize konusundaki benzer tartışma ve ikna turlarını istisnasız gittiğimiz bütün otellerde yaşayacağımızı, hatta otelin birinin, vizemiz olmadığı için bizi kabul etmeyeceğini bilebilseydik ne yapıp edip Çin Büyükelçiliğinden vize alırdık. Ama belki de bu sefer Büyükelçi bizi, “protokole göre yeşil pasaporta vize veremeyiz” diye yüz geri edebilirdi. Artık Türkiye'ye dönüş yapmak üzere Urumçi'den Pekin'e geri geldiğimiz gecenin 2'sinde otel ararken yine vize krizi ile karşılaşmış ve otel görevlisi karakolu arayarak “vizesiz Çin'e girmiş olan bizleri” ne yapması gerektiğini sorduğuna tanık olunca gözlerimize inanamamıştık. Karakoldaki polisin otel görevlisine konuyu Dışişleri bakanlığına sorması gerektiğini tavsiye ettiğini mihmandarlarımızdan öğrenince, duyarlı bir vatandaşın yapması gerekeni yapmış olan bu otel görevlisini takdir etmek yerine gülme krizine tutulup yerlere yatmamıza Çinlinin keskin zekası(!) her halde sevimli ve mütebessim gözlerle bir anlam bulmaya çalışıyordu. Bizse, bir insanda inisiyatif kullanma ve bir konuyu anlayıp uygun çözümler üretebilme yeteneğinin nasıl olup ta öldürüldüğünü anlamaya çalışıyorduk. Toplumun aritmetik ortalamasını vasatın altındaki bir nokta kabul edip herkesi bu noktaya taşımanın adı zeka katliamı değilse Çin usulü eşitlik olmalı. Olayların muhatabı iken can sıkıcı olsa da sonradan hatırlanınca insanı en azından güldürdüğü için böylesi bir eşitliği sağlayan Çin sosyalizmine teşekkür borçlu olmalıydık. Biz Çin sosyalizmine borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi düşünürken, sonradan bütün otellerde karşılaşacağımız bir uygulamayla ufkumuzun açıldığına şahit oluyorduk. Otel ücretini peşin ödedikten sonra bir de bu ücrete yakın bir miktar parayı depozit olarak alıyorlar. Tabii otelden ayrılırken mutlaka bir bahaneyle bu paranın ne kadarını kesebiliyorlarsa o kadarına el koyuyorlar. Biz ayrılırken, odamızda olduğunu görmediğimiz ve sonradan yırttığımızı öğrendiğimiz yangın maskesinin parasını almak için depozitonun yarısını kestiklerini görüyoruz. Yarım saat süren tartışmada geri adım atmadığımızı görünce vazgeçiyorlar ve muhtemelen maskeyi bizden sonraki müşteriye depozito hediyesi olarak hazırlıyorlar. Daha sonra başka otellerde de “havluyu kirlettiniz veya çok sabun kullandınız” bahanesiyle mutlaka depozitonun bir kısmını kaptırmak durumunda kalmıştık. Son depozito hikayemiz en ilginç olanıydı. Türkiye'ye dönüş yapmak üzere Urumçi'den Pekin'e geldiğimiz gece vize sorununu aşarak kayıt yaptırmayı başardığımız bir otele oda parasını Yuan olarak ödüyoruz ama depozit için elimizde hiç Yuan kalmadığından Dolar vermek istiyoruz fakat otel görevlisi kabul etmiyor. İstediğinden iki kat daha fazla Dolar teklif ediyoruz depozit olarak ama nafile. O saatte nerede para bozdurabileceğimizi soruyoruz, “hiç bir yer” diyor sakin sakin. Normalde otellerde para bozuyorlar ama gecenin ikisi olduğu için o saatte görevli yok, dolayısıyla Dolarımızı bozamıyorlar. Bizden alacağı doları kasada muhafaza edip sabah istediği fiyattan bozdurmayı düşünemediği için bizi gecenin ikisinde korkunç Pekin soğuğunda sokağa bırakıyor güler yüzle. Öyle ya, kurallarda yazılı olan ne ise onu yapmıştı, Yuan alması gerekiyordu ama alamamıştı, demek ki bu müşteriler otelde kalamazlardı, kapı dışarı edilmeliydiler. Vicdanının ne kadar rahat olduğu mütebessim yüzünden okunuyordu. Karşılaştığımız muameleye inanamıyoruz. Acaba Çin şakası mı diye içimizden geçiriyoruz. Piyasayı rekabete açmış ama siyasi ve sosyal hayatı demir pençe ile kontrol altına alan Çin sisteminin Pazar ekonomisi mantığına göre müşteri kapmaya(!) çalışan otel görevlisi belki şakayı bizlere değil Marx ve Lenin'e yapıyordu da, acaba kendisi bunun farkında mıydı biz de emin değiliz. Çaresiz, mihmandarlarımızdan biri gece yarısı evine gidiyor ve yarım saat sonra istenilen miktardaki Yuan'ı evinden getiriyor, öylece otele tekrar kabul ediliyoruz. Bir sistemin, insan eğitirken, ona üstün değer olarak aklı, muhakemeyi, vicdanı, merhameti öğretmek yerine ne olursa olsun kurallara ve formalitelere uymayı öğretmesinin ortaya nasıl traji-komik sahneler çıkardığını yaşayarak görüyoruz. Mensubu bulunduğumuz medeniyet değerlerinin insanı ne kadar yücelttiğine bir kez daha tanık oluyoruz gurur duyarak.

 

 

2 3

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
Piyasalar
  Alış Satış
Euro 1.9310 1.9403
Dolar 1.4220 1.4289
Sterlin 2.4090 2.4216
RÖPORTAJ
Anket
Kuzey Irak'taki Kürt yönetimi ile diyalog çözüm mü?








Foto Galeri
Videolar
Rüyalarınızın anlamını öğrenmek için tıklayınız