Haber Merkezi / TİMETURK
Bölücülük ve eski SSCB
SSCB’de (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) Komünizmin yenilgisinin eski ABD milli güvenlik danışmanı Zbigniew Brzyenski’nin iddia ettiği gibi “sistemi iflas ettiren silah yarışması” ile çok az bir alakası vardı. SSCB’nin sonuna doğru, standart yaşam nisbeten istikrarlı ve refah programları yakın optimal seviyelerde seyretmeye devam etti ve bilimsel ve kültürel programlar hemen hemen devlet giderlerini elinde tuttu. Komünist sistemi değiştiren yönetici elit zümre tıpkı Başkanlar Ronald Reagan, George H.W.Bush ve Bill Clintonun iddia ettiği gibi “serbest piyasa ve demokrasi”nin faziletleri hakkındaki ABD propagandalarına cevap vermedi. Bunun isbatı nüfuz elde etme yönünde dayattıkları ne demokratik ne de rekabetçi piyasalara dayanmayan siyasal ve ekonomik sistemleridir. Bu yeni etnik-temelli rejimler önceki 70 yılı aşkın bir süre kolektif emek ve kamu yatırımları ile toplanmış kamu servetini bir tutam oligarşilere ve yabancı tekelcilere peşkeş çeken (özelleştiren) despotik, yırtıcı ve akraba kayıran monarşilere benzedi.
“Ayrılıkçılığın” mevcut politikasının müteharrik esas ideolojik gücü ABD İstihbaratı ve propaganda birimlerince finanse edilen ve beslenen etnik kimlik politikalarıdır. Komünizmin yerine ikame edilen etnik kimlik politikaları elit kesimler ile kitleler arasındaki dikey bağlantılara dayalıdır. Aşiret-aile-din-çete sayesinde yeni elitler yönetimi kayırmacılığa dayanıyor ve Komünizm altında oluşturulan kamu servetinin özelleştirilmesi ve yağmalama aracılığıyla besleniyor ve sürdürülüyor. Onlar bir kere hâkim olduklarında, başta bulunduklarında yeni siyasi elitler kamu servetini “özelleştirerek” bunu aile zenginlerine ve kendilerine çevirdiler ve dostlarını oligarşik bir yönetici zümresine çevirdiler. Birçok hadisede
elitler ile teba / vatandaşlar arasındaki etnik bağlar yaşam standartlarının çöküşü, derin sınıf dengesizlikleri, sahte oy sayımları ve devlet baskısı karşısında çözüldü. Tüm eski SSCB ülkelerinde yeni yönetici sınıflar sadece kitle meşruiyetinin bir müşterek etnik kimliği paylaşma başvurusuna dayandığını iddia etmektedirler. Onlar Ortaçağ ve krallık sembollerini çok eski geçmişten kaldırdılar, mutlakiyetçi monarşileri, parazit dini hiyerarşileri, kapitalist öncesi savaş ağalarını, kanlı imparatorların dibini vurdular. Feodal toprak ağalarının zamanlarından “milli” bayrakları “yeni özgürleştirilmiş” yığınlarla müşterek bir tarih ve kimlik uydurdu.
Eski tepkisel sembollere sürekli başvurma tamamiyle uygunsuzdu: despotizm, yağma ve şahsiyet kültlerinin mevcut politikaları geçmiş “tarihi” savaşçılar, feodal lordlar ve eylemlerle yankı yapıyor. SSCB sonrası yeni despotlar, milli serveti yağmalayan yerel ve yabancı talancılar ile kamunun hayal kırıklığını bir sonucu olarak kendi etnik ihtişamlarını kaybettiler, liderler sistematik güce başvurdular.
Ayrılıkçılığı teşvik etmedeki ABD stratejisinin esas başarısı geçerli bağımsız kapitalist demokrasilerin desteklenmesinde değil de SSCB’nin mahvedilmesinde idi. Washington, Ruslar ile diğer milletler arasındaki etnik anlaşmazlıkları tahrik etmekte başarılı oldu. Bunu, yerel komünist liderleri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinden ayrılmaya cesaretlendirerek ve yerel servetin ganimetini yeni batılı ortaklarıyla paylaşabilecek yeni yöneticilerin bulunduğu “bağımsız devletler” oluşturarak yaptı. Amerika özellikle 1970lerden sonra komünist ülkelerdeki istikrarsızlaştırma teşebbüslerinde yaşam standartları, daha büyük endüstriyel büyüme veya daha fazla cömert refah programları üzerinde mücadele etmedi. Aksine, Batı Propagandası tek mesele olan etnik dayanışma üzerine odaklandı. Ki bu mesele komünist devlet ve ideolojiye karşı sınıf dayanışması ile sadakatın altını oydu; batı yanlısı elitleri özellikle “halk entelektüelleri” arasında ve yeniden kullanıma sokulan komünist patron dönmesi “milliyetçi kurtarıcıları” güçlendirdi.
Batı stratejisinin kilit noktası ilk ve ebedi olarak fanatik dini fundamentalistler, çeteci-siyasetçiler, batı eğitimli liberal ekonomistler veya hırslı daha fazla seyyar savaş beyleri olsun ya da olmasın ayrılıkçı hareketler aracılığıyla SSCB’yi parçalamaktı. Tüm bu hususlar onların “self determinasyonunun” batılı ayrılıkçı sancağını taşıdı. Dolayısıyla da “Sovyet Dönemi sonrasında” yeni kapitalist yanlısı yönetici elitler, NATO ve uşak devlet statüleri için yetiştirildiler.
Washington’un post-ayrılıkçılık politikaları iki-adımlık bir süreci takip etti: ilk aşamada SSCB’yi yıkmayı savunan herhangi bir kimse ayırt etmeksizin desteklenmekteydi. İkinci aşamada ise Amerika, Gürcistan ve Ukraynadaki bolca bulunan “renkli devrimciler” diye adlandırılanlar arasında serbest piyasa liberalleri ve daha mülayim NATO yanlılarını itekleme peşinde koştu. Ayrılıkçılık Amerikan İmparatorluğuna yeniden itaatin “ileri” bir aşamasına yönelik ön hazırlık adımı olarak görülmekteydi. “Bağımsız Devletler” mefhumu aslında ABD imparatorluk yapıcıları için varolmayan bir şey. Olsa olsa o, bir gücün seçkinler topluluğundan yeni bir ABD-merkezli imparatorluğa muvakkat bir aşama olarak mevcuttur.
SSCB’nin dağılmasını takibeden süreçte, Washington’un yeni hâkim elitleri kapitalist yanlısı, uşak-statülerine yetiştirmeye dair müteakip teşebbüsler nisbeten başarılı idi. Bazı ülkeler kendi ekonomilerini özellikle enerji kaynaklarının düzenlemeye tabi olmayan istismara açtılar. Diğerleri askeri üsler için yer teklifinde bulundular. Birçok hadisede yerel yöneticiler yağmalar yoluyla kendi şahsi servetlerini büyütürken dünya güçleri arasında pazarlık yapmaya uğraşıyorlar.
Hiçbir sabık Sovyet Cumhuriyetleri, Sovyetler döneminde kendi halklarının sahip oldukları yaşam standartlarını iyileştirmeye dirayetli laik, bağımsız, demokratik cumhuriyetlere dönüşmediler. Dini önderlerin ve diktatörlerin karşılıklı olarak birbirlerini destekledikleri yerde bazı yöneticiler birer teokratik despotlar haline geldi. Diğerleri ise çirkin aile-esaslı diktatörlüklere evrildiler. Onlardan hiçbirisi Sovyet dönemindeki sosyal güvenlik ağını veya yüksek kalitedeki eğitim sistemlerini devam ettiremediler/ellerinde tutamadılar.
Sovyetler sonrası tüm rejimler sosyal eşitsizlikleri büyüttüler ve sabıkalı girişimlerin sayılarını katlattılar. Şiddetli suç geometrik olarak büyüdü ve vatandaşların emniyetsizliğini artırdı.
ABD-tesirli “ayrılıkçılığın” başarısı çoğu zaman, özellikle petrol kaynakları olmak üzere ham maddelerin batılı ve Asyalı talancılarına dev imkânlar oluşturmadı. “Yeni bağımsız devletler in” tecrübesi, olsa olsa, geçici bir illüzyondu. Yönetici elit ya direk olarak batı katmanı etki yörüngesinden geçti ya da batı-nüfuzlu finans ve hammadde ihracatı çemberine derin yapısal bağımlılıkta bir “incir yaprağı” * haline geldi.
SSCB’nin parçalanmasının haricinde, batılı devletler kendi menfaatlerinin uygun düştüğü o cumhuriyetler ile ittifaklar kurdu. Bazı durumlarda onlar ödünç paralar aracılığıyla bir diktatörün cebini doldurarak askeri üsler kurmak için yöneticiler ile anlaşmalar imzaladılar. Diğer durumlarda ise batılılar ortak girişimler teşkil ederek ekonomik kaynaklara imtiyazlı ulaşımı garantiye aldılar. Diğer hususlarda batılılar basit bir şekilde fakir, bahşedilmiş bir rejimi göz ardı ettiler ve onun despotizm ve sefalet içinde debelenip durmalarına ses çıkarmadılar.
Bölücülük: Batı Avrupa, Balkanlar ve Baltık Ülkeleri
Sovyet Bloğunun parçalanmasının en vurucu yönü yaşanan hızlılık ve kusursuzluktu. Öyleki bünyesindeki ülkeler Varşova Paktından NATO’ya, Sovyet Siyasal İdaresinden hemen hemen başlıca tüm kendi ekonomik sektörleri üzerinde ABD/AB ekonomik kontrolüne bu şekilde geçtiler. Bir siyasal ekonomik şekilden ve askeri bağımlılıktan diğerine dönüşme, değişme siyasal bağımsızlığın geçici mizacını; ameli/eylemsel anlamının yüzeyselliğini ve yeni yönetici elitin göz alıcı riyakarlağının önemini gösteriyor. Öyleki bu elitler çoğu ekonomik sektörü batılı sermayeye teslim ederken şen şakrak bir şekilde “Sovyet nüfuzunu” kınadılar, geniş toprak sahalarını NATO üslerine verdiler, Sovyet hâkimiyeti boyunca hiç yaşanmayacak olaylardan daha ileri düzeylerde Amerika’nın emperyalist savaşlarında yer alacak ücretli askeri birlikler temin ettiler.
Bu alanlardaki ayrılıkçılık, muhalif bir hegemonik koalisyonu zayıflatmak, daha da iyisi üyelerini daha çok öldürücü, düşmanca ve saldırgan imparatorluk yapı koalisyonuna yeniden dâhil etmekte olan bir ideoloji idi.
Yugoslavya ve Kosova: Zoraki Ayrılıkçılık
SSCB ile Varşova Paktı İttifakının başarılı bir şekilde parçalanması, ABD ve AB’yi Yugoslavyayı yok etmeleri için cesaretlendirdi. Yugoslavya, Batı Avrupada ABD-AB kontrolünün dışında kalan son bağımsız ülke konumundaydı. Yugoslavyanın parçalanması Batı Almanya’nın ekonomisinin yıkılması ve ilhakını takiben Almanya tarafından başlatıldı. Sonrasında da bu Slovenya ve Hırvatistan Cumhuriyetlerine doğru genişledi. Balkanların taksim edilmesinde görece sonradan gelen ABD, Bosna, Makedonya ve Kosovayı hedef aldı. Almanya ekonomik fetihler yoluyla genişlemekteyken; ABD -askeri misyonuna sadık kalarak- paramiliter KLA (UÇK) * içinde terörist olarak kabul edilen organize olmuş Kosova Arnavut çeteleri ile ittifak yaparak savaşa gitti.
Fransız Siyonist Bernard Kouchnerin liderliği altında NATO güçleri etnik temizliği, suikastları ve onbinlerce Sırbın, Romen’in ve bölücü olmayan muhalif görüşlü Kosovalı Arnavutun ortadan kaybolmasını kolaylaştırdı.
Yugoslavyanın mahvedilmesi tamamlandı: ayakta kalan, çatlamış ve hırpalanmış Sırbistan Cumhuriyeti şimdi Amerika ve onun Avrupalı müttefiklerinin merhametine kalmıştı. 2008’le bir AB-ABD destekli NATO yanlısı koalisyon seçildi ve Yugoslavyanın son kalıntısı ve onun kendi-yönettiği sosyalizminin tarihsel mirası yok edildi.
SSCB’de, Batı Avrupada ve Balkanlarda “Ayrılıkçılığın” Sonuçları
Amerika’nın sponsor olduğu ve iktisaden desteklediği ayrılıkçılığın başarılı olduğu her bölgede yaşam standartlarında, uygulanan özelleştirmeler adı altında kamu kaynaklarının büyük çapta yağmalanmasında ve siyasal çürüme alanlarında benzeri görülmemiş seviyelere ulaştı. Bu ülkelerin herhangi bir yerinde nüfusun üçte biri açlık, kişisel güvensizlik (suç), işsizlik ve kararsız bir gelecek nedeniyle batı Avrupa ve Kuzey Amerikaya kaçtılar.
Siyaseten, çetecilik ve alışılmamış cinayet artışları fahiş şantaj bedellerini ödemek için meşru işleri harekete geçirtti. Tıpkı bir “yeni sınıf” çetecilikten-dönme-işadamlarının ekonomiyi üstlenmesi ve şüpheli yatırım anlaşmalarıyla AB, ABD ve Asyalı MNCler (multinational corporations: çok uluslu şirketler) ile ortak girişimler imzalamalarında olduğu gibi.
Güney Orta Asya'daki enerji zengini sabık Sovyet ülkelerinde bolca bulunan diktatörler tarafından yönetildi. Ki bunlar eşitlikçi normları, yaygın sağlık, bilimsel ve kültürel kurumları mahvetme esnasında milyarlarca dolarlık servetler biriktirdiler. Dini kurumlar geçmiş yetmiş yıllık eğitim ilerlemesini tersine çevirerek profesyonel ve bilimsel kuruluşlara karşı ve onların üzerinde güç elde ettiler. Ayrılıkçılık mantığı cumhuriyetlerden alt-milli seviyelere doğru yayıldı. Muhalif yerel savaş ağaları ve etnik liderler kendilerini “özerk” varlıklarını biçimlendirmeye teşebbüs ederek kanlı savaşlara, yeni etnik temizlik alanlarına ve mücade sahalarından kaçan yeni mültecilere yol açtılar.
“Ayrılıkçılık” yoluyla Amerika’nın türlü türlü insanlara verdiği menfaatlar vaadi en son kertede yerine getirilmedi. Olsa olsa küçük bir yönetici elit ile onların yakınları dev miktarlarda servetler, güç ve büyük kalabalıklar pahasına imtiyazlar elde etti. Öncelikli nüfusun kendi kısa-süreli bağımsızlıklarında belki de tecrübe edebilecekleri ilk başta sembolik memnuniyetler her ne olursa olsun, yeni bayrak ve onarılmış dini gücün onların yaşamlarını mahveden berbat dâhili güç mücadeleleri ve öğüten yoksulluk ile sarsıldı. Meselenin hakikati şudur ki milyonlarca insan yabancı devletlerde ikinci-sınıf vatandaş ve mülteci olmayı tercih ederek “onların” yeni “bağımsız” devletlerinden kaçtılar.
Sonuç:
Görünüşte ilerlemeci liberaller ve onların “otonomi”, “ademi merkeziyetçilik” ve “özerklik” savunucuları olan STKların başlıca mantıksızlığı şudur: Bu kuramsal-soyut kavramlar şu temel, somut tarihi ve asli siyasi soruyu itiraf etmek istiyor mu: egemenlik hangi sınıflara, ırklara, siyasal kütlelere naklediliyor? Bir yüzyılı aşkın süredir Amerikada zayıf siyahların çoğu üzerinde şiddetle ve zorla hükmeden kuzey tarlaların sahipleri olan ırkçı sağcıların sancağı yerel hukukun egemenliği ve milli anayasa ile federal hükümet otoritesinin de üzerinde bir düzen olan “Devlet Hakları” idi. Devletlere karşı federaller arasındaki savaş tepkisel bir kuzey oligarşisi ve daha geniş üslenmiş ilerlemeci kuzey şehirli işçi koalisyonu ile orta sınıf arasındaki savaş idi.
“Otonomi” mefhumunun sırrını onu isteyen sınıfları, gücün, servetin ve yaygın gücün dağıtımı açısından intikal eden gücün sonuçlarnıı, milli devletten bölgesel yerel güç elitlerine bir değişikliğin harici velinimetlerini inceleyerek çözmeye esaslı bir ihtiyaç var.
Aynı şekilde, bazı özgürlükçülerin her birince düşüncesizce bağrına basılan ve “özerklik” için yapılan her iddia 20-21. yüzyılların en iğrenç suçlarından bazılarına yol açtı. Bunların birçoklarında ayrılıkçı hareketler cesaretlendirildi veya kanlı emperyalist savaşların ürünleri oldular. Tıpkı sebep olduğu ve akabindeki Nazi ilhaklarına, ABD’nin Irak ve Afganistan işgallerinde Lübnan’ın vahşi İsrail işgalinde ve Filistinin parçalanması olaylarında olduğu gibi.
“Otonomi”, “ademi merkeziyetçilik” ve “özerklik” kavramlarının bir anlamının olması, bu güç hareketi verasetini ilerlemeci tarihi istikametinde sağlama almak için şu öncelikli soruları sormak esas olan şeydir: Bu siyasal değişiklikler, işçilerin ve köylülerin çoğunluğunun üretim araçları üzerinde kontrolünü ve gücünü artırmakta mıdır? Bu, devlette ve seçim sürecinde daha fazla yaygın güce mi yol açmaktadır? Yoksa bu, kurulu bir devletin parçalanarak etnik unsurların temasıyla bozuk ve yıkıcı bir imparatorluğa yol açan imparatorluk çıkarlarını geliştiren demagojik bağımlıları mı güçlendirmektedir?
Not: Bu makale Modern Asya Dergisi’nin Şubat 2009 tarihli, 39. sayısı ve 1 Numaralı kısmında yayımlanacaktır.
*James Patres 29 dilde yayımlanan 62 kitap, the American Sociological Review, British Journal of Sociology, Social Research ve Journal of Peasant Studies dahil olmak üzere profesyonel dergilerde yayımlanan 600’den fazla makalenin sahibidir. New York Times, the Guardian, the Nation,Christian Science Monitor, Foreign Policy, New Left Review, Partisan Review, TempsModerne, Le Monde Diplomatique gibi gazetelerde 2000’den fazla makalesi yayımlandı.
Kendisinin özellikle 11 yıldır Brezilya Topraksız İşçiler Hareketinde çalışarak sosyal adalete adanmış uzun bir tarihi geçmişi vardı.
Yazar aynı zamanda Meksika gazetesi olan La Jornada aylık köşe yazıları yazmakta olup öncesinde de İspanya günlük gazetesi olan el Mundo’da yazmaktaydı.
James Patres Yüksek Lisansı’nı Boston Üniversitesi’nden, doktorasını da California Üniversitesi’nden almıştır.
* fig leaf denilen kavram olumsuzlayıcı bir anlam taşımaktadır. İnsanların genellikle can sıkıcı bir durumu engellemek veyahut saklamak isteklerinde onaylamayarak kast ettikleri bir kelimedir.
| Alış | Satış | |
| Euro | 2.0163 | 2.0260 |
| Dolar | 1.5941 | 1.6018 |
| Sterlin | 2.3700 | 2.3824 |


















